İMF’YLE İLİŞKİLERİN ETKİLERİ HAKKINDA

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul Tutanağı
23. Dönem 4. Yasama Yılı
49. Birleşim 19/Ocak /2010 Salı

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, IMF konusu çok tartışılıyor. Neden IMF isteniyor Türkiye’de? İki tane gerekçesi var. Birisi, para getirecek. 30-40 milyar dolar para getirileceği ifade ediliyor. İkinci gerekçesi de Türkiye’ye kredibilite getirecek. Bu iki konuyu tartışarak önerilerde bulunmak istiyorum.

 

 

Değerli arkadaşlar, işin para tarafına bakalım. 2002-2009 arasında Türkiye, 165,5 milyar dolar cari açık verdi. 2002-2009 arasında Türkiye, 143,8 milyar dolar dış borç stokunu artırdı. 2010 yılı için kamu dış borç ödemesi ve faiz ödemesi, özel sektör dış borç ödemesi ve faiz ödemesi ve cari açığı toplarsanız 71 milyar 500 milyon ediyor, yani Türkiye’nin 2010 yılında 71,5 milyar dolara ihtiyacı var. Şimdi anlıyor muyuz IMF’yi neden istiyoruz? IMF’yi, demek ki, bu 2010 yılında gerekli olan 71,5 milyar doların bir kısmını kapatmak için istiyoruz.

 

Değerli arkadaşlar, IMF’yle bir stand-by yapılırsa, bu, Türkiye’yi daha zor duruma sokacak. Çünkü kredibilite anlamında IMF’yle ilişki kurmak Türkiye’nin kredibilitesini düşürür. Neden düşürür? Çünkü, IMF istikrarlı ülkeye gitmez. Eğer IMF geldiyse Türkiye’de istikrar yok demektir. Hasta olmayanın ayağına doktor gitmez. IMF de geliyorsa, bütün dünya, Türkiye’de ekonomik sorun var diye Türkiye’ye ilgi göstermez ve kredibilitesi düşer. Bunun için IMF’yle stand-by yapmaktan vazgeçmeliyiz.

 

Benim önerim şudur: IMF gelirse kurlar daha çok düşecek, Türkiye daha çok cari açık verecek, işsizlik daha çok artacak. Onun yerine biz para ve kur politikasında değişiklik yapmalıyız. Bilmiyorum sayın bakanlar dinliyor mu. Bunları bir daha söylemem sayın bakanlar.

 

Bakın, ne yapmamız lazım:

 

Bir: Türkiye’de Merkez Bankası Kanunu’nu değiştirerek reel döviz kurunu hedeflemeliyiz.

 

İki: Kur üstüne baskı yapan sıcak paraya az da olsa bir vergi getirmeliyiz.

 

Üç: Sıcak paradan yüzde 10 Merkez Bankasına karşılık ayrılması lazım. Bunu daha önce Tayland yaptı ama yüzde 30 ayırdığı için başarılı olmadı. Yüzde 10 bir karşılık ayırmak lazım.

 

Dört: Sıfırdan yatırım yapacak, uzun vadeli yabancı sermayeye daha büyük teşvikler vermemiz gerekiyor.

 

Beş: Merkez Bankasının kur düşüşüne daha aktif müdahale etmesi lazım. Merkez

Bankasının döviz rezervlerini artırması lazım. 70 milyar dolar çok azdır. Örneğin, Brezilya’da döviz rezervi 200 milyar dolardır. Merkez Bankası döviz rezervini artırsın, ortaya çıkan likiditeyi de piyasa işlemleriyle geri çeksin.

 

Konvertibiliteye mutlaka sınır getirmemiz lazım. Arkadaşlar, giden gelen belli değil. Yurt dışına ne kadar para gidiyor, offshore’dan mı gidiyor, hiç belli değil. 10 bin doların üstüne sınır getirmek, 10 bin doların üstünde yurt dışına çıkan, yurda giren paradan izahat almak lazım.

 

Kredi faizlerine reel faiz sınırı getirmek lazım. Bankalar yüzde 10 ile para alıyorlar, yüzde 20 ile yüzde 100 kâr ederek satıyorlar; tüketiciye yüzde 50 ile yüzde 500 kâr ederek satıyorlar. Reel faiz sınırı getirmek lazım. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

 

BAŞKAN – Sayın Korkmaz, konuşmanızı tamamlayın. Buyurun.

ESFENDER KORKMAZ (Devamla) – Teşekkürler. Bankaların iştiraklerine sınır getirmek lazım. Bankalar yalnızca bankacılık yapmalı, iştiraklerine sınır getirmek lazım.

Bankaların yabancıya satışına sınır getirmek lazım. Bugün yüzde 40’a çıktı bankalardaki yabancı payı. Türkiye her sene dışarıya kâr transfer ediyor. Düşünün ki, biz “2002 ile 2009 arasında faiz ve kâr transferi 32 milyar dolar oldu.” diyoruz, Sayın Bakan diyor ki “72 milyar dolar oldu.”

 Değerli arkadaşlar, bu kan kaybetmek demektir, Türkiye’nin çalışıp kazanıp yabancıya kâr transferi sağlaması demektir. Mutlaka buna sınır getirelim.

Offshore bankacılığını şeffaf kurallara bağlayalım veya tamamıyla kaldıralım, aksi hâlde Türkiye kan kaybetmeye devam edecektir.

Bu çözümleri umarım Hükûmet dikkate alacaktır.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Korkmaz. Gündem dışı konuşmalara Devlet Bakanı Sayın Cevdet Yılmaz cevap vereceklerdir. Buyurun efendim.

DEVLET BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; saygıdeğer milletvekillerimizin gündem dışı yaptıkları konuşmalara cevap vermek üzere huzurlarınızdayım. Bu vesileyle hepinize saygılarımı sunuyorum.

Diğer gündem dışı konuşmada IMF’yle ilişkiler gündeme getirildi. Bu konuda da bazı şeyler söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, izlediğimiz akılcı iktisadi politikalar ve gerçekleştirilen yapısal reformlar sayesinde Türkiye ekonomisi bugün çok daha dayanıklı bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Son dönemde kredi derecelendirme kuruluşlarının yaptığı not artırımları da bunun çok açık bir göstergesidir. Uluslararası mali krizin, küresel krizin başladığı günden bu yana içinde bazı Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de bulunduğu bazı ülkeler IMF’yle anlaşmalar yapmışken kaynak kullanmışken Türkiye bu zorlu dönemi IMF kaynağı olmadan kendi iradesiyle ve kendi kaynaklarıyla yönetmiş ve gerçekten ekonomimizin dayanıklılığını tüm dünyaya göstermiştir.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının yaptığı not artırımları aslında bunun -dediğim gibi- sağlanan başarının açık bir göstergesidir.

 

Biz eylül ayında 2010-2012 dönemini kapsayan bir Orta Vadeli Program’ı ilan ettik biliyorsunuz. Kurumlarımızla çok yoğun bir çalışma sergileyerek, aylarca süren bir çalışma sergileyerek küresel krizin etkilerini değerlendirip ve Türkiye’nin buradan çıkış stratejisini tartışıp bütün ilgili taraflarımızla bir Orta Vadeli Program hazırladık. Birçok ülke henüz bunu yapmadı değerli milletvekilleri. Türkiye bu anlamda öncü ülkelerden biri oldu. Bir taraftan küresel krizin etkisiyle aldığımız tedbirleri ortaya koyduk, bir taraftan da bu krizin etkilediği bütçe dengeleri gibi diğer konularda orta vadeli bir perspektif içinde ülkemizin nereye doğru gideceğini ilan etmiş olduk ve izleyeceğimiz politikaları belirginleştirdik dolayısıyla Türkiye ekonomisi için belirsizlikler azalmış durumda. Azalan belirsizliklerin etkisini faiz oranları başta olmak üzere çok çeşitli kanallardan görüyoruz. Bugün Türkiye tek haneli faizlerle borçlanan bir ülke konumuna gelmiş durumda. Geçmişteki krizlerde faizlerin nerelere gittiğini, kurun nasıl hareketler gösterdiğini, enflasyonun ne olduğunu hepimiz hatırlıyoruz. Bu dönemde gerek kur politikamız istikrarını göstererek, serbest kur politikasının avantajlarını yaşadı Türkiye. Bir taraftan enflasyon oranlarında düşük tek haneli rakamlara doğru bir gerileme gördük, diğer yandan faiz oranları tek haneli rakamlara indi. Bu da bütçemizde çok ciddi bir rahatlama sağladı ve bu, sosyal harcamalarımızda elimizi güçlendirdi. 2010 bütçemizde de sosyal harcamaların yine çok önemli bir pay sahibi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu programlarımıza kararlılıkla devam edeceğiz.

 

Orta Vadeli Program’da Türkiye ekonomisinin özel sektör öncülüğünde güçlü ve sürdürülebilir bir büyüme dönemine geçmesini sağlamayı hedefliyoruz, istihdamı artırmayı hedefliyoruz, enflasyondaki düşüş eğilimini devam ettirmeyi hedefliyoruz ve nihayet, küresel krizin etkisiyle bozulan kamu mali dengelerini de yeniden daha iyi noktalara taşımak istiyoruz.

 

Geçenlerde bütçe rakamlarımız açıklandı. Çok şükür, bizim tahmin ettiğimizden de çok daha iyi performans gösteriyor Türkiye ekonomisi. Bütçede 63 milyar civarında bir açık öngörülmüşken bu 52 milyar dolar dolayında gerçekleşti. Bu da Türkiye ekonomisinin dinamizmini gösteriyor. Diğer taraftan ihracatta 98,5 milyar dolarlık bir ihracat hedefimiz vardı Orta Vadeli Program’da 2009 yılı için. Bunu da aşmış bulunuyoruz, 102 milyar dolar civarında bir ihracatımız gerçekleşecek. Aynı şekilde faiz oranlarında, büyüme hızında, diğer istihdam rakamlarında yine tahminlerimizden daha iyi sonuçlar geldiğini görüyoruz, göreceğiz. Bu da yine güven ve istikrar olduğu zaman, belirsizlikler azaltıldığı zaman, politikalar kararlı bir şekilde uygulandığı zaman bunların etkilerini kısa sürede alabildiğimizi gösteriyor.

 

Burada, yine Orta Vadeli Program’ımızda “mali kural” dediğimiz yeni bir mekanizmayı devreye sokmayı planlıyoruz. Meclisimizin yine gündemine teklif edilecek konulardan bir tanesi. Bunu son derece önemsiyoruz. Türkiye’nin uzun vadeli bir bakış açısına kalıcı bir şekilde geçmesi, bütçesini buna göre gerçekleştirmesi için mali kural son derece önemli bir yenilik olacaktır. Diğer yapısal reformlarımıza da devam edeceğiz.

Bu dönemde kriz başlamadan -başladığı sıralarda- biliyorsunuz, Türkiye ekonomisi bu krizde çok sıkıntı yaşar, borçlarını çeviremez, dışarıdan sermaye bulamaz gibi çok çeşitli endişeler dile getiriyordu. Fakat Türkiye ekonomisi iç ve dış finansmanda piyasalara erişme konusunda bir sıkıntı yaşamadı, aksine faizlerde az önce belirttiğim gibi düşüşler oldu, hazinemiz kamu borcunu daha rahat bir şekilde ve uygun koşullarda çevirme imkânına sahip oldu.

 

Bankacılık sektöründe yine gerçekleştirdiğimiz reformlar sayesinde, dünyanın en güçlü finans kurumlarını sarsan kriz, ülkemizin bankacılık sektörü üzerinde kayda değer bir etki oluşturmadı.

 

Bu program bizim için esas. Orta Vadeli Program bizim temel çerçevemiz, temel yol haritamız. Bu konuda, programın geneli çerçevesi üzerinde IMF ile bir sıkıntımız olmadığını, Orta Vadeli Program ilan edildikten sonra IMF’nin yaptığı açıklamalardan da biliyoruz. Çeşitli uluslararası kuruluşlar gibi IMF de Orta Vadeli Program’ımıza olumlu baktığı yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Ancak, elbette ki bu programın ayrıntıları konusunda IMF’yle görüşmeler sürdürülmektedir ve IMF’yle görüşmelerde temel eksenimiz şudur: Bu sağlayacağımız muhtemel anlaşma olursa büyümemize etkisi ne olur, istihdamımıza etkisi ne olur, Türkiye’nin uzun vadeli gelişme perspektifine etkisi ne olur? Biz, bu açıdan bakıyoruz. Türkiye, çok şükür, az önce vurguladığım gibi ciddi bir tahribat yaşamadı ve kriz sonrası en hızlı toparlanacak ülkelerden bir tanesi. IMF olsun olmasın bunu gerçekleştireceğini, OECD’nin tahminlerinde, diğer uluslararası gözlemcilerin tahminlerinde de görmeniz mümkün. Bizim de Orta Vadeli Program’ımızda 2010 için 3,5; 2011’de 4; 2012’de yüzde 5 civarında bir büyüme tahmin ettik fakat bu 2009’da yaşadığımız performans da gösteriyor ki ekonomimizin dinamizmi bizim tahminlerimizin de ötesine geçecek. Ancak IMF’yle bir anlaşma sağlandığında ilave birtakım kaynaklar, imkânlar oluşacaksa, bu bizim büyümemizi destekleyecekse, daha ucuza kaynak kullanmamıza imkân sağlayacaksa elbette ki IMF’yle de anlaşmamız tabiidir. Biz buna ulusal menfaatlerimiz çerçevesinde bakarız, bu işin ekonomimize artısına eksisine, ne getireceğine ne götüreceğine bakarak karar veririz ve bu konuda da çok sağlıklı bir görüşme yürütüyoruz.

 

Hiçbir şekilde IMF’nin kapısına koşup aman işte bir anlaşma yapalım gibi bir pozisyonda değiliz. Geçmişle, bu anlamda, şu anki pozisyonumuz arasında çok ciddi bir farklılık var, nitelik farkı var. Geçmişte mecburen IMF kapısına koşup anlaşma sağlamak için her türlü tavizler verilirken bugün böyle bir durum söz konusu değil.

Orta Vadeli Program’ımızı tamamen kendi teknik kuruluşlarımızda, kendi içimizde hazırladık, yol haritamızı belirginleştirdik, şimdi”IMF buna destek verecekse gelsin destek versin diyoruz ve bu ülkemize fayda sağlayacaksa tabii ki üyesi olduğumuz bu kuruluşla çok rahat bir şeklide de çalışabiliriz diyoruz, bu anlamda da bir kompleksimiz yok.

 

Burada, IMF’yle bu görüşmelerin devam ettiği bu noktada daha fazla ayrıntılara girmenin ülkemiz açısından faydalı olmayacağını düşünüyorum. Bu konuda yetkili bakanımız, kurumlarımız zaten çalışıyorlar. İnşallah kısa bir süre içerisinde, şöyle veya böyle, bunu sonuçlandıracaklarını bekliyoruz. Ancak az önce vurguladığım gibi biz hesabımızı kitabımızı her iki senaryoya göre de yaptık; biz IMF’yle de yola devam edebiliriz, IMF’siz de devam edebiliriz. Politikalarımız ortada, Orta Vadeli Program’ımız ortada, hazırladığımız bütçe, Meclisimizin kabul ettiği bütçemiz ortada, dolayısıyla biz her hâlükârda kararlılıkla politikalarımızı uygulamaya devam edeceğiz. Az önce dediğim gibi, eğer IMF’yle sağlayacağımız bir anlaşma bizim bu politikalarımıza destek olacaksa, büyüme hızımızı daha yukarılara taşıyacaksa, kredibilitemizi, özellikle sağlanan kaynağın ötesinde kredibilitemizi artırıp daha düşük faizlerle borçlanmamıza imkân sağlayacaksa IMF’yle devam ederiz, değilse kendi yolumuzda, kendi mecramızda yine politikalarımızı etkili bir şekilde uygularız.

 

Türkiye, bu kriz ortamında gerçekten bütün dünyaya gücünü, ekonomisinin dayanıklılığını göstermiş bir ülke. OECD’nin tahminlerine baktığınız zaman, bir örnek olarak, OECD, 2011’de 30 OECD ülkesi arasında Güney Kore’den sonra en yüksek büyümenin Türkiye’de olacağını tahmin ediyor, 2011’de ise Güney Kore’nin de üstünde bir büyüme tahmin ediyor, yine 2011-2017 dönemi için OECD’nin geçtiğimiz aylarda yaptığı bir tahmin oldu, orada da Türkiye’nin ortalama yılda 6,7 oranında büyüyeceğini tahmin ediyor. Diğer hiçbir OECD üyesi ülke bu büyüme hızının yanına bile yaklaşamıyor. Türkiye, bu anlamda gerçekten hem kısa vadede hem orta ve uzun vadede çok büyük potansiyeli olan bir ülke, yeter ki siyasi istikrarımız devam etsin, yeter ki güven ve istikrar devam etsin, yeter ki biz bütçede sağladığımız bu mali disiplini, kazanımları kaybetmeyelim, yeter ki finans sistemimizde elde ettiğimiz bu başarıyı sürdürelim ki bunları sürdürmek için her türlü çabayı da sarf ediyoruz.

Burada önemli olan -az önce dediğim gibi- fayda-maliyet analizini iyi yapabilmek, çeşitli ön yargılarla bakmamak, her şeyin getirisine götürüsüne bakmak ve biz de onu yapıyoruz. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakanım.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir