İktisat Fakültesinin Dünü, Bugünü ve Geleceği

İktisat Fakültesi Türkiye’nin geçmişinde söz sahibi oldu. 1943 Mezunu Naim Talu ,  Nisan 1973 ile şubat 1974 arasında Başbakanlık yaptı. Çok sayıda mezunumuz Bakanlık ve parlamenterlik yaptı; Bürokraside üst düzey görevlerde bulundu. Akademisyenler birçok Başbakana danışmanlık yaptı; Planlamaya ve parti ya da hükümet ayırımı gözetmeden istikrar programlarına katkı yaptı. En önemlisi Türkiye’de sonradan kurulan iktisadi ve sosyal bilimler fakültelerinin kuruluşunda etkili oldular. Yine birçok akademisyenimiz uluslararası kuruluşlarda görev aldı.

İktisat Fakültesinin kuruluşu ve gelişmesinde emeği geçen Alman profesörler , aynı zamanda Ankara da kamu reformlarında görev yaptılar. Söz gelimi İktisat Fakültesinden Fritz Neumark, 1950 yılından yürürlüğe giren, Türk vergi sistemi reform komisyonunda görev yaptı. 1949 yılında, Türkiye idari reform programında; “etkin bir kamu personel rejimi, devlette şeffaflık, Bürokraside verimlilik , denetim ve liyakat” esaslarını öneren “Neumark Raporu”  o dönemde  kurumsal devlet anlayışında etkili oldu.

Fakültemiz mensuplarının dayanışması ile geçmişte birçok badireyi atlattık. İçinde olduğum iki örnek veriyorum.

1980 darbesinde Milli Birlik Konseyi, Yüksek öğretimin yeniden yapılanması programı içinde, Fakültemizi tek bir iktisat bölümü olarak organize etmişti. Bölümleri Siyasal Bilgiler Fakültesine bağlamıştı. Dekan Nusret Ekin, Biz fakülte yönetim kurulu olarak ve Ankara’dan siyasetten Mezunumuz İmren Aykut’la birlikte direnerek fakülteyi çok bölümlü yaptık.

İstanbul Üniversitesinin bölünmesi ile ilgili son yasa tasarısında; İktisat Fakültesi Cerrahpaşa Üniversitesi içinde yar alıyordu. Elbette başta Rektör ve Dekan, ama dışarıdan bende Mecliste 2011 yılına kadar birlikte çalıştığım grup başkan vekilleri ile saati saatine istişare ederek, bir önerge ile iktisat ve işletme fakültelerinin yerinde kalmasını sağladık. Bu konuda Grup başkan vekili, Mustafa Elitaş’a fakültemiz adına teşekkür borçluyuz.

İktisat Fakültesi her zaman Misyonunu devam ettirmiştir. Fakültemizi siyaset üstünde tutarak , tüm mezunlar ve mensuplar bu misyonu daha ileri seviyelere taşımalıyız.

Gelecekte;  ülke ekonomisi ve Dünya literatürüne daha fazla katkı yapmak için , yalnızca doktora eğitimi veren;

‘’Uluslar arası iktisadi kalkınma enstitüsü‘’ kurulması bu misyonuna katkı yapacaktır.

Böyle bir enstitü kuruluşunda, Endenozya, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Meksika; Şili gibi Fert başına GSYH’ sı Türkiye ye yakın ülkelerle işbirliği yapılabilir.

Gerekçe;

Bu enstitü , Gelişmekte olan olan ülkeler için  iktisadi kalkınma modeli ve programları oluşturmada ortak akıl platformu gibi çalışabilir. 

Küreselleşme’nin gelişmekte olan ülkelere getirdiği sorunlar içinde, ülke içinde gelir dağılımının bozulması, sektörel dengenin bozulması (söz gelimi finans sektörü ve sermaye piyasası reel sektörü temsil etmekten uzaklaştı)  faktörel dengenin bozulması  (Örneğin ; Sermaye hareketleri arttı , emek hareketleri kısıtlandı) cari açığın ve dış borç stoğunun artması geliyor.

1.Bu sorunlar içinde, cari açığın artması telafisi imkansız sorunlar doğurmaktadır. 

Gelişmekte olan ülkelerde gelir dağılımının bozulması, ikili piyasa yapısı oluşmasına neden oldu.  Bu nedenle kapasite kullanım oranı düştü.  Ayrıca çalışanlarda ücret seviyesinin düşmesi , emek verimliliğini düşürdü. Bunlar büyümeyi negatif etkiler. Ama yurt içi servet birikimi korunur. Gelir dağılımı politikaları değişir, yeniden potansiyel büyüme sağlanabilir. Ama yatırım ve teknoloji malı ithalatı dışında bir nedenle cari açık vermişse , telafisi yoktur.

Bir ülke eğer, yatırım malı ve teknoloji ithal etmek için cari açık veriyorsa, zaten bir süre sonra bu açık cari fazlaya dönüşür. Ama eğer aramalı ve tüketim malı için cari açık veriyorsa, cari açıkla büyüme sürdürülemez. Zira bu durumda cari açık yoluyla ülkeden kaynak çıkışı olur. Potansiyel büyüme sağlanamaz.

Cari açığa neden olan ithalatın finansmanı önceden; ya doğrudan yabancı yatırım sermayesi ile veya dış borçlanmayla yapılır. Genel olarak, iç politika, hukuk ve demokrasi zaafiyeti  nedeni ile gelişmekte olan ülkelerde yabancı sermaye uzun süre kalmıyor. Cari açık dış borçla finanse ediliyor.

Eğer cari açık dış borçla finanse ediliyorsa , cari açığın etkisi bu gün görülmez. Dış borç stoku artar. Risk artar. İflas risk sigorta pirimi (CDS) yüksek olan ülkelerde, dış borç maliyeti de yüksek demektir.

Bir ülke dış borç stokunu sürekli artıramaz. Özellikle cari açık neden ile borç ödeme ödeme kapasitesi düşük olan ülkelerde, dış borç temerrüt riski doğar.

Dahası; Bir ülke dış net dış borç ödeyen ülke konumuna gelirse, bu defa da dış borç mürettabatının GSYH oranı büyüme oranından yüksek  olursa, ülke yoksullaşır.

Son on yılda Gelişmekte olan ülkelerden ; Romanya , Türkiye , Kolombiya  Peru , Filipinler , Arjantin ‘de cari açığın GSYH’ ya oranı yükseldi,  Tayland, Brezilya , Hindistan Meksika’da azaldı. Endonezya ve Güney Afrika’da cari açık cari fazlaya dönüştü.

2- Gelişmekte olan ülkelerde Dış Borçlarda temerrüt riski arttı.

Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşu Fitch‘in Banka Notlarından Sorumlu yetkilisi,  Ekim 2022 ayında , EMEA (Avrupa, Orta Doğu ve Afrika)  bölgesi ve BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu – Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Rusya ve Tacikistan) ülkelerinde kur riskinin kırılganlığı artırdığını açıklamıştı.

Dünya Bankası 2022 dış borç raporunda da gelişmekte olan ülkelerde dış borç  riskinin arttığına vurgu yapıyor. Aşağıdaki tablolar Dünya Bankası 2022 raporundan alınmıştır.

DÜŞÜK VE ORTA GELİR DÜZEYİNDEKİ

ÜLKELERDE DIŞ BORÇ STOKU

Özetle gelişmekte olan ülkeler için önce  genel anlamda ve  sonra her ülkenin kaynaklarını , üretici ve tüketici tercihlerini , piyasa yapısını dikkate alan kalkınma modeli geliştirmek gerekir.

Kalkınma teorileri; gelişmekte olan ülkelerin iktisadi ve sosyal  gelişme sürecini inceleyen ve kalkınma konusunda de strateji ve politika öneren teorilerdir.

Klasik ve neo-klasik iktisat gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri aynı kalıba koyarak , politika önerir.  Bunlar daha çok büyüme ve istikrar politikalarıdır. Oysaki  kalkınma  denilince , gelişmekte olan ülkelerin iktisadi , sosyal gelişmesi ön plana çıkar . Kalkınma modelleri bu ülkeler için olmalıdır.Buna rağmen , Geleneksel teori ve modelleri tamamıyla dışlamak mümkün değildir. Zira bunlar insanlık tarihi kadar eski ve denenmiş ve yerleşmiş kurallar bütünüdür.

Aslında Klasik ve neoklasik teori ‘ler  , küreselleşme ile değişime uğradı. Marksizm ya bitti veya Çin gibi ülkelerde revize edilerek  kürselleşme ‘ye adapte edildi.

3-Kalkınma İçin yapısal dönüşüm.

Bu güne kadarki tecrübeler gösteriyor ki ; gelişmekte olan ülkelerde krizler sırasında veya istikrar sorunu yaşandığında , genel olarak üç yıllık istikrar programı yapılır. İMF’ de  katıldığı programlarda ;  krizin diğer ülkelere sıçramasını önlemek için , orta vadeli bu programları benimser. Gerçekte ise kalkınmanın önündeki engel yapısal sorunlardır.

Bu sorunlar ; Piyasada oligopol yapı, ithalata bağımlı üretim yapısı , düşük kapasite kullanım oranının düşük olması ,  Faktör verimliliğinin düşük olması,  Devlette kurumsal yapı sorunu gibi sorunlardır.

Siyasi iktidarlar da , yapısal sorunların çözümünde kısa ve orta süreli  toplumsal maliyet çıktığı için , bu sorunlara eğilmiyor.

Gerçekte ise Kalkınma politikalarının temelinde ; yapısal çözümler olmalıdır. Bu çözümler için ; Gelişmekte olan ülkelerde devlet-piyasa optimum dengesini sağlamak ve makro planlama yapmak gerekir.

3-1- piyasa -devlet optimum dengesi

Bir ekonomide kalkınmanın temel şartı mevcut kaynakları en verimli şekilde kullanmak ve en yüksek toplam fayda sağlamaktır. Bu nedenle ülke kaynaklarının etkin kullanılması için  özel faydayı hedefleyen özel sektör ile sosyal faydayı hedefleyen devlet faaliyetlerinin , optimum denge içinde olması gerekir. Başka bir ifade ile ; bir ekonomide İktisat Politikalarının başarısı ve kaynakların en verimli şekilde kullanılması için, her şeyden önce Devlet – Piyasa arasında optimal bir denge kurulmuş olması gerekir.

Piyasa-devlet optimum dengesi için temel sorun, nelerin devlet kontrolüne bırakılacağı ve nelerin piyasaya bırakılacağıdır. Tarih içinde bu sorunun cevabı ideolojik bakış açısına ve öngörülen iktisadi yaklaşımlara göre değişmiştir.*

———————————

* Detaylı Bilgi için bkz. Prof. Dr. Esfender Korkmaz; Demokrasi ve Kalkınmada Zor Geçit, İstanbul, AsyaŞafak yayınları, 2020.

Devlet müdahaleleri, piyasanın pek çok aksaklığını giderirken özellikle ekonomik istikrarsızlık, kalkınma ve gelir dağılımı sorunlarını düzenleyecek bir etki gücüne sahiptir. Ancak piyasa kendi haline bırakıldığında ücret, kârlar ve diğer göstergelerde bir sorun yoksa, arz-talep eşitliği sağlanıyorsa devletin ekonomiye müdahalesi çok sınırlı olabilir. Ne var ki bu dengeleri sağlayacak tam rekabet şartları yalnızca teoride vardır.

Piyasa ekonomisinde kimin hangi malı üreteceği , kime satacağı , nerede üretim yapacaklarını Devlet tayin etmez. Olağan üstü şartlarda sınırlama getirebilir.

Söz gelimi Liberal ekonomi için en iyi örnek olarak verilen ABD’ de  bile  1930 krizinden çıkmak için olağanüstü  önlemler aldı.

1933 yılında ABD ‘de başkan seçilen Rosvelt  reform niteliği taşıyan ve ABD’ de ilk defa devlet müdahalesine yer veren  “New Deal”ı  ilan etti .

Minimum reel ücretleri artırdı. Devlet Tarımda üretilen malları yüksek fiyattan da  olsa alıyordu. Altyapı yatırımları ile  Bazı büyük yatırımları bizzat devlet yaptı.

‘’ABD, finansal alanda, 1933 yılında altın standardını terk etmiş, 1934 yılında da (Gold Reserve Act) yasası ile de ülkedeki tüm altın para, resmi fiyat (ons altın 42 2/9 USD) üzerinden millileştirilerek, Hazine altın para bulundurmaya tek yetkili kurum konumuna getirilmiş, FED’in altın stoku da Hazine’ye devredilerek karşılığında altın sertifikası alınmıştır. Bankalar kanunu ile bankacılık sektörü yeniden düzenlenmiş, Federal Mevduat Sigorta Kurumu (FDİC) oluşturularak, bankalardaki mevduat belli bir sınıra kadar güvence altına alınmış, finansal panikler önlenmiştir. FRS yasasında APİ’nin düzenli yapılabilmesi için sisteme (FED) Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) yetkili organ olarak eklenmiştir.’’**

3-2- planlama

Gelişmekte olan ülkelerde ; Karma ekonomik planlama ; aynı zamanda kalkınma planları özelliğine sahiptir. Bu modelde planlama, sadece piyasa başarısızlıklarını gidermeye çalışmaz. Aynı zamanda devlet piyasanın yeterli üretemediği , Toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği alanlarda da doğrudan piyasaya girer.

—————————–

**Öztin Akgüç , Cumhuriyet 01 Nisan 2020 Çarşamba

Son olarak ; İstanbul Üniversitesi için bir temennim var. Bu temennim; Halen Rektör makamının bir devamı olarak kullanılan ve iktisat fakültesi için tarihi değeri olan  İktisat fakültesi eski dekanlık odasının , fakültemize verilmesidir.

1997  de basılan İstanbul Üniversitesi ; İktisat Fakültesi (1936)  ‘’37 sayfasında sembol hocalarımızdan biri olan Feridun Ergin ;  ‘’Dekanlık odası , Üniverisite Merkezi orta katında , Rektörlük  makamı bitişiğinde , bu güne kadar yarım yüzyıldan fazla değişmemiş tek odadır ‘’ diyor.

İktisat Fakültesi tarihinde odak noktası olmuş bu odanın tekrar fakülteye verilmesi en büyük hayalimdir.

Teşekkür ederim .

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir