KÖTÜ MİRAS

Ekonomik krizlerden, her sektör, herkes etkilenir… Daha büyük maliyeti krizden dolayı iflas eden firmalar ve işsiz kalanlar çeker. Maliyetin belli bir kesimin sırtında kalmasını önlemek için, krizi çözümde bu güne kadar herkesin aldığı ilk önlem krizin maliyetini topluma yaymak olmuştur.

 

 

Bu yolla kimsenin veya bir sektörün canı yanmıyor. Maliyet topluma yayılınca, toplumdaki her ferdin yükü hissedilmiyor.

 

Bu aynen durgun suya atılan bir taşın çıkardığı dalgalara benzer… Uzaklaştıkça dalganın boyu azalır… Bir yerde kaybolur.

 

Bu gün Avrupa da yaşananlar da aynı şekildedir… Almanya, Fransa, Hollanda ve Avusturya gibi ülkeler, doğrudan Avrupa’daki borç krizinin maliyetine katlanmak istemiyorlar. Örneğin, Merkel ve Sarkozy, Avrupa bonosuna karşı çıktılar. Zira Avrupa bonosunun, Almanya için 10 yılda 20 milyar Euro’luk faiz maliyeti getireceği hesaplanıyor. Bunun yerine, maliyetlerin her ülkeye yayılacağı finansal işlemler vergisi önerdiler. 

Ayrıca, yine maliyetin Almanya ve Fransa gibi birkaç ülke sırtında kalmasını önlemek için, 17 üyeli Euro bölgesi ülkelerini kıtadaki borç sorunun daha da kötü duruma gelmesini engellemek amacıyla dengeli bütçeler kullanmaya ve bölgedekileri daha kollektif şekilde hareket etmeye çağırdılar.

 

ABD’de 2008 yılında ortaya çıkan finansal krizin maliyetini topluma yaydı. Bankaları kurtarmak için bankalara destek verdi. Bu desteklerin maliyeti, ABD halkının verdiği vergilerle karşılanıyor.

 

Türkiye’de 2001 krizinin maliyeti de halka yayıldı. Mevduata devlet güvencesi getirildi. Batık bankalardaki mevduatı karşılamak için hazine destek verdi. Sonuçta TMSF hazineye borçlu oldu. Ancak bu borçlarda bir kanunla silindi. Yani 2001 krizinin tüm maliyeti vergi verenlerin sırtında kaldı. 2001 krizinde mevduata devlet güvencesi getirilmeseydi, mevduat sahipleri zarar edecekti. Kriz reel sektörde de daha etkili olacaktı ve işsizlik daha çok artacaktı. Yani krizin maliyeti mevduat sahiplerine ve işsizlere çıkacaktı. Ne var ki, krizin derinleşmesi ve durgunluğun artmasıyla vergi verenleri de mağdur olacaktı. .

Bu şartlar da toplum için, krizin maliyetinin topluma yayılmış olması bir maliyet unsurudur… Ancak krizin daha hafifi atlatılmış olması da aynı toplum için bir kazanç unsurudur.  Ayrıca o günkü şartlarda, krizin maliyetini topluma yaymaktan başka bir alternatifi de olmamıştır.

Bu gün, cari işlemler dış açığının maliyeti de topluma yayılmıştır. Ancak bu politika, banka kurtarmak gibi zorunlu bir politika değil, geçici refah sağlamak ve enflasyonu frenlemek için keyfi olarak izlenmiş bir politikadır.

 

MB ve Hükümet, dalgalı kura rağmen, kurların düşük kalmasını sağlayarak, ucuz ithalatın yolunu açmışlardır. Bu yolla da ithal malı bolluğu, suni bir refah artışı yaratılmıştır. Büyüme sağlanmış fakat ithal aramalı ve hammaddeye bağımlı bir üretim yapısı ortaya çıkmıştır.

Aynı zamanda ucuz ithalat malı, enflasyonunda frenlenmesine olanak sağlamıştır. Sonuç ta düşük kur politikasının maliyeti, içeride aramalı ve hammadde üretiminin düşmesi, işsizlik bandında sıçrama ve cari açık olarak ortaya çıkmıştır.

 

O kadar ki, 2010 yılının ilk 6 ayında, 20.2 milyar dolar olan cari işlemler açığı, bu senenin ilk 6 ayında 45 milyar dolara çıkmıştır. Yani yüzde 122 oranında artmıştır. Bu açıkların finansmanı için bankaları, karlı işletmeleri ve kamu kurumlarını yabancıya sattık. Bundan böyle bu varlıkların kazancı yurt dışına gidecek. Türkiye de kalsaydı yeni yatırım, yeni istihdama gidecekti.

 

Cari açığın bir kısım finansmanı ise, dış borçla yapıldı. Türkiye’nin dış borcu 290 milyar dolara çıktı. Bu borçları çocuklarımız ödeyecek. Ancak çocukların yararlanacağı karlar ise yabancıya gidecek.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir