Ekonomide Tam Bağımsızlıktan Tutsaklığa – Türk Ocağı

Prof. Dr. Esfender KORKMAZ
İktisatlılar Vakfı Başkanı
30 Nisan 2011
Türk Ocağı Konferansı

EKONOMİDE TAM BAĞIMSIZLIKTAN TUTSAKLIĞA

Bu konferansta, Atatürk Türkiye’sinde 1923 ile 1938 yıları arasında ve bu gün, dış ekonomik ilişkiler politikasını değerlendirmeye çalışacağım.

Birinci bölümde Atatürk’ün, aynen siyasette olduğu gibi ekonomideki bağımsızlık politikası, Kurtuluş savaşı öncesi Osmanlı İmparatorluğunda, ekonomiye dış müdahale ve Düyun-u Umumiye’ ye giden yol ve Atatürk dönemi dış ekonomik ilişkiler,

İkinci Bölümde ise, son on yılda uygulanmak ta olan dış ekonomik ilişkiler tartışılacaktır.

BİRİNCİ BÖLÜM: ATATÜRK TÜRKİYE’ SİNDE BAĞIMSIZ EKONOMİ

Kurtuluş Savaşı, Yunanlıları denize dökmek veya esir almakla, İngiliz ve Fransız işgalcileri kovmakla sınırlı bir savaş değildir. Dünyada bildiğimiz savaşlardan çok farklıdır. Kurtuluş Savaşı denilmesi yalnızca bir semboldür. Sıcak savaş gerçekte yeniden doğuş mücadelesinin, gerçekleşen devrimin yalnızca bir kısmıdır. Geride ekonomik bağımsızlık var. Halk iradesi var. Çağdaşlaşma var… Demokrasiye giden bir yol var. İnanç özgürlüğü ve laiklik var.

Atatürk, Osmanlıdan miras kalan tutsak ekonomiyi, tam bağımsız ekonomiye dönüştürdü… Bu gün siyasi iktidar tarafından takip edilen yol yeniden tutsak ekonomiye giden yoldur.

  1. I) ATATÜRK TÜRKİYESİNDE EKONOMİ ANLAYIŞI

Atatürk’ün ekonomik anlayışında belirleyici özellik, Türkiye’nin ve halkın sorunlarına gerçekçi yaklaşmak, ulusalcı ve akılcı çözümler üretmekti.

İktisat politikalarında standart reçeteler olamaz. Başarı için bu politikaların zamana, ülkeye, ekonomik konjonktüre, ekonomik yapıya, siyasi ve sosyal yapıya göre farklı olması gerekir.

Örneğin, eğer Marks veya Keynes Türkiye’de yaşamış olsalardı Mülkiyet açısından temel felsefe aynı olmakla birlikte her ikisi de bu gün bilinen büyüme modellerinden daha farklı bir model oluştururlardı.

Atatürk’ün ulusalcı ve akılcı (rasyonel) iktisat anlayışı, aşağıdaki sözlerinden çok net olarak anlaşılıyor.

‘’Kurtuluş ve Bağımsızlık için yaptığımız savaşı tamamlamak ve Tanrının milletimize doğuştan verdiği yetenek ve kabiliyeti en yüksek derecede geliştirmek ve memleketimize bağışladığı bütün kuvvet ve servet kaynaklarından en iyi biçimde faydalanarak zayıflığımızın sebeplerini yok etmek için, bundan böyle hiçbir fırsat ve zamanı ziyan etmeyerek çalışmaya mecburuz. Hayat demek ekonomi demektir. Çünkü millet yoksul kaldıkça hiçbir şey yapamaz. İlk önce zengin olmalıdır. Çünkü her şeyi yapan paradır. Öncelikle ekonomiye önem vermek lazımdır. Ekonomide faydalı olabilmek için ise Teoriler ve kavramlar ile vakit geçirecek zamanımız kalmamıştır.’’

Atatürk’ün teoriler ve kavramlarla vakit geçirmeyelim sözü, ’’ideolojik saplantılara kapılmayalım, sorunlara ülke gerçeklerine göre daha akılcı yaklaşalım‘’ anlamındadır.

Atatürk’ün ulusalcı iktisat yaklaşımını ve adil gelir dağılımına verdiği önemi her demecinde görmek mümkündür… Aşağıdaki sözleri de bu bakış açısını daha net gösteriyor.

‘’Bu gün mevcut fabrikalarımızda ve daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Refah içinde ve memnun olarak çalışmalıdır. Ve bütün saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek tadını tadabilmelidir ki, çalışmak için kuvvet ve kudret bulabilsinler.’’

Bu anlayış içinde, Atatürk Türkiye’sinde belirgin iktisat anlayışı,

Ekonomide tam bağımsızlık. Tam istikrar…

Halk için akılcı çözümler.

Ulusal çıkarları kollayan ekonomik ilişkiler.

Açık ve şeffaf devlet. şeklinde özetlenebilir.

  1. II) KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN ÖNCE EKONOMİ

Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Osmanlı imparatorluğu bir mali kriz içindeydi… Ekonomik sorunlar siyasi sorunlar kadar ağırlaşmıştı. 1838 Baltalimanı anlaşması ekonomik ve mali Krizi hızlandırdı.

1) 1838 Baltalimanı anlaşması:

Kapitülasyonlar son dönemlerde Osmanlı İmparatorluğunun aleyhine gelişmeye başladı. Baltalimanı anlaşması ise, dış müdahalenin yolunu genişletti.

Osmanlı İmparatorluğu 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşmasını imzaladı.. Bu anlaşma, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ nın Mısır isyanını bastırmak için, İngilizlerden istenen desteğin bir bedelidir.

Anlaşma ile İngilizlere ticari ve ekonomik alanda birçok imtiyaz verildi.

Özet olarak…

Osmanlıda tarım ürünleri ve diğer bazı ürünler üstündeki tekel sistemi kaldırıldı.

İngiliz vatandaşlarının aynen Osmanlı vatandaşları gibi iç ticaret yapmaları karar altına alındı. Aynı şekilde dış ticarette de Osmanlıürünlerini ihraç etme hakkına sahip oldular.

Transit resmi kaldırıldı.

‘’İthalatta İngiliz malları için bir defa gümrük ödendikten sonra mallar alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti. Böylece İngiltere vatandaşları Osmanlı Devleti sınırları içinde ticaret yaparken Osmanlı vatandaşlarından bile daha az vergi ödeyeceklerdi. ‘’(1)

1838-1841 yıllarında buna benzer antlaşmalar Fransa, İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka ve Portekiz’le de imzalandı. Bu serbest ticaret anlaşmaları Osmanlı İmparatorluğu’nu açık pazara çevirdi. Geleneksel iç üretim, özellikle İngiliz malları ile rekabet edemedi. Silindi. Devasa dış açıklar ortaya çıktı. Mali çöküntü hızlandı. 1854 yılında Kırım savaşı ile borçlanmaya başlayan İmparatorluk, 1874 yılında dış borçlarını ödeyemedi. Moratoryum ilan etti. Bu sorun Düyun-u umumiye’ye giden yol oldu.

2) Düyun-u Umumiye…

Düyun-u Umumiye idaresi, genel borçların idaresi anlamına gelir. Yabancı hükümetlerin alacaklarını tahsil etmeleri için onlara verilen vergi toplama imtiyazı olarak oraya çıkmıştır.(Bu konuda detaylı bilgi için Metin Aydoğan, Türkiye üzerine notlar, 1923-2005 bakılabilir.)

Vergi salmak ve vergi toplamak bir ülkenin hükümranlık hakkıdır. Eğer bir ülkenin vergisini başka ülkelere ait organizasyonlar topluyorsa, bu iç işlere karışmaktan daha ağır bir müdahaledir.

Düyun-u Umumiye idaresi, 1881-1928 yılları arasında II. Abdülhamit döneminde kuruldu. Devlet adına vergileri tahsil etmek bir yana Düyun-u Umumiye kurulduğu yıldan itibaren, Osmanlı Devleti’ nin ekonomik yaşamı üzerinde etkili bir rol oynadı.

Düyun-u Umumiye ’ye giden yol, Osmanlı Devletinin dış borçlanmasıyla ortaya çıktı. İmparatorluk ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında, savaşı finanse etmek için yaptı… Savaş sonrası da maalesef dış borçlanma devam etti. Osmanlı İmparatorluğu dış borçları açıkları kapamak için aldığından verimsiz kullanmış oldu.

Sonuçta 1874′ te mali iflasın eşiğine gelindi. Çıkarılan kararname ile Osmanlı Devleti vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıkladı. Buna rağmen söz konusu taksiti de ödeyemedi.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri’nden iç borç aldı. Almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.

Hiç bir borç ödemesini yapamayan Osmanlı Devleti, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879’da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi.

Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı Devleti mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı. Lozan Antlaşması ile Osmanlı Devleti’ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti. Bu borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletlerarasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye’ye verilmiştir. Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954′ te ödedi.

Düyun-u Umumiye ekonomide tutsaklığın bir göstergesidir.

III) TAM BAĞIMSIZ EKONOMİ.

Sevr Antlaşması’nda Yunanistan ve Ermenistan’a da kapitülasyonlardan yararlanma hakkı verildi.

22 Mart 1922’deki Sakarya Zaferi’nden sonra Paris’te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri bakanları konferansında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Türkiye ve kapitülasyonlardan yararlanan öbür devletlerin katılmasıyla kurulacak bir komisyonca kapitülasyon hükümlerinin gözden geçirilmesi konusunda karara varıldı.

Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşmasıyla yürürlükten kaldırıldı.

Ekonomide İktisadi bağımsızlık siyasi bağımsızlığın bir parçası olarak, Atatürk’ün İngiliz ve ABD mandasını isteyenleri reddetmesiyle başladı.

Kurtuluş savaşında Sovyetlerden yardım alındı. Ancak telkinlere rağmen Sovyetlerin uyguladığı sosyo – ekonomik sistemi kabul edilmedi.

Cumhuriyetin kurulduğu bu yıllarda, siyasi sorunlar kadar, ekonomik ve sosyal sorunlarda da acil çözüm gerekiyordu. Özel sektör gelişmemişti. Tasarruflar yetersizdi. Ekonomik ve sosyal altyapı yoktu.

Kalkınmak için, mevcut kaynakların en verimli şekilde kullanmak ve ayrıca tasarruf yaratmak gerekirdi. Tasarruf yaratmak ve bu tasarrufları yatırımlara dönüştürmek için ise siyasi ve ekonomik istikrar gerekliydi.

1) Dış kaynaklar daha az kullanıldı.

Cumhuriyetin başlangıç yıllarında, Türkiye dış borç almadı. Tersine Osmanlıdan kalan topraklar oranında dış borç ödemeye başladı. İlk borç 1930 yılında 10 milyon dolar olarak ABD’ den alındı.

Cumhuriyetin ilk yılları restorasyon harcamalarına ihtiyaç vardı. Mevcut kaynaklar daha etkin kullanıldı. Bunun için dış kaynak ihtiyacı daha sınırlı oldu.

Bir ekonomide Kaynakların etkin kullanılması için:

Mevcut kaynakların en az maliyetle en yüksek katma değeri yaratacak şekilde tahsis edilmesi, en verimli sektörlere yatırım yapılması,

Devlette israfın önlenmesi ve yatırımlar ile cari harcamalar arasında optimal denge kurulması,

İçeride tasarruf yaratılması ve büyüme hedefine göre Tüketim- tasarruf dengesinin kurulması gerekir.

Kamu harcamalarında israfın önlenmesi için, harcamaların şeffaf yapılması ve yatırım ve cari harcamalar arasında optimal denge gözetilmesi gerekir.

Örneğin, okul yapmışsınız ve fakat öğretmen atamamışsınız. Okul yatırımı atıl yatırım olarak kalır. Yine eğer iç tasarruf yaratamazsınız, yatırımların finansmanı için dış borç ve dış kaynak ihtiyacı artar.

Yeni bir devlet kurmanın verdiği heyecan ve yöneticilerin iyi niyeti, Atatürk döneminde, kamu harcamaları etkin kullanıldı, israf olmaz, yolsuzluk olmadı.

2) Ülke çıkarlarına uygun İktisat politikaları uygulandı.

Atatürk döneminde, dünya konjonktürüne uygun ve hızlı kalkınmayı hedef alan politikalar uygulandı. 1923- 1932 arasında liberal politikalar, 1933- 1938 arasında devletçilik ön plana çıktı.

Liberal politikalar çerçevesinde, 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu ile sanayi yatırımları için arsa tahsis edildi. Sanayi üretimi teşvik edildi. Tarımsal makine, araç ve gereçleri ithalatında gümrük muafiyeti sağlandı.

Yerli üretim ve sanayii korumak amacı ile iplik ve kumaş, şeker, un ve diğer gıda maddeleri, deri ve ağaç mamulleri ve çimento gibi maddelerin ithalatı yüklü gümrük vergileri ile kısıtlandı.

İzmir iktisat kongresi, cumhuriyetin ilanından da önce toplandı. Bu kongrede Devletin altyapıyı, demiryollarını, karayollarını, limanlar ile haberleşme sistemini kurması, buna karşılık özel girişimin ve yerli malının da desteklenmesi kararı alındı.

İzmir İktisat kongresi, özel sektörü ön plana çıkarıyordu, ancak temel felsefe, dış ticaret açığının azaltılması ve bağımsız bir ulusal ekonomi yaratmaktı.

Mamafih, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, 1927-1932 yılları içinde halkın en fazla tükettiği ve kullandığı beş beyazda iç üretim arttı. Dış alımlar düştü.

Ne var ki dünya ekonomik konjonktürü ve özel tasarrufların çok dağınık ve küçük olması, piyasa ekonomisi yoluyla kalkınmanın yeterli olmayacağını gösterdi.

Ayrıca 1930 dünya buhranı da devletin ekonomide ve sermaye birikiminde daha aktif bir rol alması ihtiyacını doğurdu. Bu nedenlerle Devletçilik uygulaması başladı.

TABLO: I- BEŞ BEYAZDA DIŞ ALIM ( MİLYON TL)

 

 

1927 1932
TEKSTİL 81,0 19,0
SEKER 14,0 3,0
UN 0,9 0,0
KAGIT 5,0 2,6
ÇİMENTO 7,0 1,4

Birinci ve ikinci sanayi planlarıyla, tekstil, dokuma ve şeker gibi halkın ihtiyaçlarını karşılayacak yatırımlar yapıldı. Çimento ve demir- çelik gibi kalkınmanın stratejik ürünleri üretildi. Ulusal çıkarlarımızı korumak amacıyla, yabancı tekeller, madencilik demiryolları ve limanlar devletleştirildi. Altyapı yatırımları millileştirildi.

Devletçilik döneminde, çok büyük altyapı yatırımları yapılmasına ve ayrıca devletin her sektörde yatırım yapmasına rağmen, dış ticaret dengesi açık değil fazla verdi.

(Ek Tablo: 2)

Dış açıkların önlenmesi yanında, ayrıca yüksek büyüme de sağlandı. Başka bir ifadeyle, büyümeye rağmen dış açıklar oluşmadı. Zira ithalata değil, iç tasarruflara ve iç üretime dayalı bir büyüme sağlandı.

1923 yılını temel yıl olarak alırsak, 1938 yılında Milli Gelir endeksi 291.16 olmuştur. Yani Milli Gelir reel olarak 15 yılda üç kat artmıştır.Milli gelirde Ortalama yüzde 12 büyüme olmuştur. (Ek Tablo: 3)

Uygulamada Devletçilik, ideolojik saplantıya girmeden devlet elinde sermaye birikimi sağlamak ve bu birikimi yatırımlara yönlendirmek için geliştirilen örnek bir kalkınma modeli oldu.

İKİNCİ BÖLÜM: SON ON YILDA DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER

Türkiye 1999 yılına kadar IMF ile 16 stand-by düzenlemesi yaptı. 1999- 2009 yılları arasında, IMF ile yapılan 17, 18 ve 19. Stand By düzenlemeleri ile ekonomi yönetimi tamamıyla IMF kontrolüne girdi.

Türkiye bu 10 yılda IMF’ den habersiz hiçbir adım atamadı.

Eğer bir ekonomide, Siyasi iktidar 10 yıl boyunca İktisat politikalarını serbestçe yapamıyorsa, Hükümetin Bütçe yapmasına müdahale varsa o ekonomi özgür ve bağımsız değildir. O kadar ki, Stand- by düzenlemesinde, içeride yolsuzluğun kontrolünde Dünya bankası uzmanlarına yetki verilmekteydi. (1999 Aralık)

Öte yandan, bir devlet imtiyazı olan bankacılık sektöründe yabancıların payı yüzde 42 oldu. Oysaki bu oran orta ve batı Avrupa ülkelerinde yüzde 12 ‘yi geçmiyor.

Bankacılık sektörünü yabancıların kontrol etmesi, kriz durumunda mevduatın bir gecede dışarıya transferi gibi önemli bir risk taşımaktadır. Ayrıca yüksek kar transferlerine neden olmaktadır.

Borsada da yabancı payı yüzde 70’ler düzeyindedir. Borsadaki yabancı sermaye kısa vadelidir. Bir risk halinde kısa sürede ülkeyi terk eder ve krizi derinleştirir.

Tüm Finans sektörüne yabancıların hakim olması, İktisat politikalarında ve ekonomik önlemlerde, etkili bir lobi oluşturmuştur.

  1. I) SÖMÜRÜ DÜZENİNİN YENİ GÖSTERGESİ: DIŞ İŞLEMLER CARİ AÇIĞI

Türkiye her yıl artan cari açık yoluyla açıkça kan kaybetmektedir. MB’ nın son 6 ayda aldığı likiditeyi daraltıcı sınırlı önlem dışında, Hükümet tarafından bu güne kadar cari açığın çözümü için hiçbir adım atılmadı.

Türkiye AKP iktidarında, 2003 -2011 Şubat arasında geçen 8 yıl iki ayda 232 milyar dolar cari açık verdi. AKP iktidarının uygulamakta olduğu günübirlik politikalar, kur politikası, Türkiye’yi gelişmiş ülkelerin sömürüsüne açık bir ülke haline soktu.

İnsanlık tarihinin görüp göreceği en büyük istismar, küresel ekonomi adı altında spekülatif sermayenin yarattığı bu günkü soygun düzeni olmaktadır. Cari açık bu soygunun en iyi göstergesidir.

Cari açık kısa ve orta dönemde halkın cebini etkilemiyor. Çünkü bu gün bu açık finanse ediliyor. Tersine ithalat bolluğu suni bir refah yaratıyor.

Vatandaş cari açığı ekranda veya gazetelerde okuyor. Bu gün için cebine yansıyan bir şey yok zannediyor. İşte spekülatif sermaye ve spekülatif sermayenin içerideki ortakları halkın bu yanlış algısını biliyor. Büyük oyun halkın bu yanlış algısı üstüne kuruluyor.

Cari açığın vatandaşa etkisi, bu gün görünmez… Yarın fakirleşme olarak ortaya çıkar. Satılan kamu varlıkları halkın malıdır. Demek ki halkın mal varlığı azalıyor. Telekom gibi kuruluşların karı bütçeye girmiyor dışarıya gidiyor. Vatandaş bu açık için daha çok vergi ödüyor. Dünyanın en pahalı benzinini kullanıyor.

Dış borç anaparaları ödenmeye başlanınca, bu borçlarla, faiz ve kar transferi şeklindeki kaynak çıkışının GSYH ‘ya, büyüme oranını geçerse, yoksullaşma başlayacaktır.

Siyasi iktidar ve ekonomi yönetimi, finanse edildiği sürece cari açığın önemli olmadığını söyleyerek, halkı istismar ediyor. Bir ara başbakan cari açığın riskli olduğunu laf arasında söyledi ve fakat Hükümet cari açığı kapatmak için hiçbir önlem almıyor.

Gelişmiş ülkeler, dış ekonomik ilişkilerden daha karlı çıkmak ister. Bunun için Türkiye’yi istismar etmelerinde onları suçlayamayız. Ancak Siyasi iktidar bu düzeni önlemediği gibi, topluma da yanlış bilgi vererek, insanımızı daha çok istismar ediyorlar. Yani halkımız çifte istismar kıskacı içindedir.

İnsanın insanı, kullanması – istismar etmesi insanlık tarihi kadar eskidir. Hiçbir ekonomik sistem, hiçbir yaklaşım, bu istismarı önleyememiştir.

Marksist felsefe kağıt üzerinde, insan istismarını önlemenin iyi bir yolu olarak görünür. Emek-değer teorisi de materyalist felsefenin ekonomi alanına uygulanmasıdır.

Gel gör ki, uygulamada bu sistem daha çok insan istismarına yol açmıştır. İnsanların siyasi tercihleri sınırlandırılmış ve düşünce ve inanç özgürlüğü kaldırılmıştır. Komünist Parti yöneticileri, diğer insanları daha çok istismar etmiştir. Rus çarının sarayında, komünist parti genel sekreteri oturmuştur.

En büyük İmparatorluklar, başka toplumların sömürülmesi üstünde yaşamıştır. Gelişmiş ülkeler Tarih boyunca, ekonomik çıkarları için doğrudan veya ülke içinde buldukları yandaşları aracılığı ile gelişmekte olan ülkeleri inanç ve etnik istismarları yaparak etkileri altına almışlardır.

1) Cari işlemler Açığının boyutu

Aslında cari açık dış ticaret açığının kapatılamayan kısmıdır. İthalat ve ihracat olarak mal ticareti yani dış ticaretimiz, sürekli açık vermektedir.

Hizmetler olarak turizm ve inşaat artı bakiye, sigortacılık ile finansal hizmetler eksi bakiye vermektedir.

Cari işlemler açığı, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerden dolayı verdiği açıktır. Bu açık nihai olarak dış borçlanma ve varlık satışları ile kapatılıyor. Sıcak para da kısa vadeli dış borçtur.

TABLO II: 2002 – 2010 YILLARI, DIŞ TİCARET VE CARİ İŞLEMLER AÇIKLARI (MİLYAR DOLAR OLARAK)

Yıllar Dış ticaret açığı Cari açık
2002 15,5 0,6
2003 22,1 7,5
2004 34,4 14,4
2005 43,3 22,3
2006 54,0 32,3
2007 62,8 38,4
2008 69,9 42,0
2009 38,6 14,0
2010 56,3 48,6

2010 yılında cari açık 48.6 milyar dolar oldu. Yani GSYH ‘nın yüzde 6, 6’sına yükseldi. 2011 yılı için beklenen cari açık ise 51 milyar dolardır. Kur artışı olmazsa, bu açık daha da yüksek olacaktır.

2010 yılı cari açığının GSYH oranı olan yüzde 6.6 oranını diğer gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırıldığında en büyük dış açık veren ülkelerden olduğu ortaya çıkar.

TABLO: III- BAZI GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE

CARİ AÇIĞIN / GSYH‘YA ORANI (YÜZDE)

Romanya – 10,3
Yeni Zelanda – 8,8
Macaristan – 6,9
TÜRKİYE – 6,6
Güney Afrika – 6,4
Çek Cumhuriyeti – 4,2
Kolombiya – 2,2
Hindistan – 2,2
Polonya – 2,1
Ukrayna – 1,7

2) Cari İşlemler Açığının Nedenleri

Cari işlemler açığı siyasi iktidarların tercih ettiği ve uygulanmakta olan iktisat politikalarının bir sonucudur.

Türkiye’de cari işlemler açığının temel nedeni, uygulanmakta olan kısa vadeli politikalar ve ekonomideki yapısal sorunlardır. Bu çerçevede, tasarruf oranının düşük olması, büyüme ve kur politikası, özellikle cari açığı artırıyor.

  1. a) İç Tasarruf Açığı

DPT 2011 programında toplam yurt içi tasarruf oranını yüzde 12.6 olarak hesaplamıştır. Buna karşılık sabit sermaye yatırımlarının GSYH içindeki payı yüzde 18.9’ dur. Tasarruf yatırım açığı 6.3 yüzde puandır.

Türkiye artık tasarruf yaratamıyor. 2002 yılında, toplam tasarrufların GSYH ‘ya oranı yüzde 19.1iken, 2010 yılında bu oran yüzde 12.6’ ya geriledi. Özel tasarrufların oranı ise aynı yıllar itibariyle yüzde 25.3’ten, yüzde 11.8’e geriledi. Bu durum aşağıdaki grafik: I den takip edilebilir.

İç tasarruf yetersizliği, dış kaynak ihtiyacını artırmıştır. Cari açığa neden olmuştur. Aynı zamanda cari açığın yüksek olması ekonomide belirsizliği de artırıyor. Sonuçta bu gün artık cari açık tasarrufların yatırımlara dönüşmesinin önündeki engellerden birisi haline gelmiştir.

Türkiye de tasarruflar düşük ve dağınıktır. Bu dağınık tasarruflar sermaye piyasasında halka arzlarla bir araya getirilip, yatırımların finansmanı yapılabilir. Ne var ki, sermaye piyasasına açılan şirketler, hisse senedi satışlarından sağladıkları geliri, işletme sermayesi olarak ve ithalatın finansmanında kullanıyor.

Çünkü sanayide ithal girdi oranı yüzde 70’tir. Değerli TL nedeniyle, aramalı ve hammadde ithalatı iç üretimden daha fazla maliyet avantajı sağlıyor. İthalatı daha cazip kılıyor.

2007 IMF dünya ekonomik görünüm raporunda, Türkiye’de yatırım oranlarının, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere göre düşük olduğu belirtilmiştir.

  1. b) Büyüme Ve Cari Açık

Büyüme, ithalat talebini, mal ve hizmet ithalatını artırır. Ancak aynı zamanda da, dış talep ve rekabet gücü elverdiği ölçüde ihracatı da artırır. Türkiye’de büyüme dünya ortalamasına göre daha istikrarsız bir yapı gösteriyor. Örneğin 2009 krizinde gelişmekte olan ülkeler yüzde 2.6 büyürken, Türkiye 4.7 oranında daraldı.

TABLO: IV- DÜNYADA BÜYÜME ORANLARI (2009 -2010)

2009 2010
Dünya ortalama – 0,6 5
Gelişmiş ekonomiler – 3,4 3
Euro bölgesi – 4,1 1,8
Avrupa birliği – 4,1 1,8
Diğer gelişmiş ülkeler – 1,2 5,6
Gelişmekte olan ülkeler 2,6 7,1
Asya 7 9,3
Orta doğu ve doğu Afrika 1,8 3,9
Türkiye – 4,7 8.9
Kaynak: IMF World Economic Outlook

Türkiye 2010 yılındaki yüzde 8.9 oranındaki yüksek büyüme oranı ile dünyada yüksek büyüyen beşinci ülkesidir. Bunun yanında uzun dönemde İstikrarsız büyüme nedeniyle (Grafik 2) ortalama büyüme oranı, gelişmekte olan ülkeler büyüme ortalamasının altında kalmıştır.

Tablo V’te, 2003 ile 2010 arasındaki yıllar itibariyle gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları ile Türkiye’nin büyüme oranları verilmişti

TABLO: V -GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE VE TÜRKİYEDE BÜYÜME ORANLARI
Yıllar Gelişmekte olan ülkeler ortalama Türkiye
2003 6,20 5,30
2004 7,50 9,40
2005 7,10 8,40
2006 7,90 6,90
2007 8,30 4,50
2008 6,10 0,70
2009 2,10 -4.7
2010 7.10 8.9
Endeks 2002=100 166.0 145.8
Kaynak: weo october 2009 & weo january update -2010 gerçekleşen

2002 baz yılına göre, 2010 yılına kadar, bu yıllar içinde gelişmekte olan ülkeler ortalaması büyüme endeks değeri 100’den 166, Türkiye’nin ki ise 100’den 145.8’‘e çıkmıştır.

Daha da önemlisi, bizden daha yüksek oranda büyüyen Çin gibi ülkeler, yüksek büyümenin tek başına cari açığa neden olmayacağını gösteriyor

Sonuç olarak, büyüme de cari açığı etkiler… Fakat Türkiye’de büyüme dışındaki faktörlerin daha etkili olduğu anlaşılıyor.


c) Değerli Lira Rekabet Gücümüzü Düşürdü

Türkiye’nin sanayileşmiş ülkelere göre rekabet gücü düşüktür. Merkez Bankası’nın 2003 temel yılı ve TÜFE ve gelişmiş ülkeler bazlı reel efektif döviz kuru endeksi, Şubat 2011 için 124.98’ dir. Gelişmekte olan ülkelere göre ise 96.97’dir. .

Yani gelişmiş ülkelerle yaptığımız dış ticarette TL yüzde 24.98 oranında aşırı değerli paradır. Bu ülkelerle rekabet edebilmek için bir doların 1.52 lira yerine 1.90 lira olması gerekiyor.

Gelişmiş ülkelerle olan dış ticaretimizin, toplam dış ticaretimiz içindeki payı gelişmiş ülkelere göre daha yüksektir.

Aşırı değerli liranın getirdiği düşük rekabet gücü, ithalatın daha ucuz olmasına, ihracatın daha pahalı olmasına neden oluyor, sonuçta ithalat ihracattan daha hızlı artıyor.

Değerli lira, ithal mallarının fiyatının düşük kalması demektir. Merkez Bankası ve ekonomi yönetimi bu yolu enflasyonu düşürmek için kullanmıştır. Ne var ki, değerli para aynı zamanda aramalı ve hammadde ithalatının da iç üretime tercih yolunu açmıştır.

TABLO: VI’ da ithalatın yapısı yer alıyor. İthalat içinde yatırım ve sermaye malı oranı yüzde 15.5’ tir. Bu oranın on puanı mevcut olan yatırımların, yenilenmesi ve revizyonu için ithal ediliyor. Bu demektir ki Türkiye yatırım yapmak için etmek için dış açık vermiyor. Aramalı ve hammadde ile tüketim malı ithal ederek dış açık veriyor.

TABLO: VI – 2010 YILI, İTHALATIN YAPISI

Mallar Milyar dolar Toplamdaki pay (%)
Toplam ithalat 185.5 100.0
Yatırım (sermaye) 28.8 15.5
Hammadde – aramalı 131.4 70.9
Tüketim malı 25.3 13.6

2010 yılında toplam ithalatın yüzde 84’5’i aramalı – hammadde ve tüketim malıdır.

Özet olarak, uluslararası piyasalarda rekabeti belirleyen temel öge kurdur. Elbette ki kalite ve verimlilik artışı da önemlidir. Ancak kaliteyi ve verimliliği tüm ülkeler artırmak ister. O zaman kullanacağımız tek araç kur kalıyor. Bunun içindir ki ulusal çıkarlarını korumak isteyen Çin gibi ülkeler milli paralarını baskılara rağmen değerli yapmıyor.

Kurun düşük, tersine liranın aşırı değerli olmasına, sıcak paranın yaratığı kur baskısı yolaçtı. Aslında Türkiye’ de dalgalı kur sistemi gerek hükümet ve gerekse finans kesimi tarafından adeta tabu olarak görüldü. Bunun içinde devasa dış açıklar oluştu.

Gerçekte ise uygulanmakta olana serbest kur veya dalgalı kur sistemi, Türkiye’ nin ekonomik yapısına ve piyasa yapısına uygun değildir. Bunun nedenlerine gelince,

Piyasada rekabet koşulları yetersizdir.

Yüksek dolarizasyon, döviz arz- talebi dengeye gelmesini engelledi,

Vadeli döviz işlemleri yoktur. İzmir’de sonradan açılan vadeli işlemler borsası yeterli esnekliği sağlayamadı.

Bu nedenle dalgalı kur sistemi, “otomatik kur dengesini” sağlamakta yetersiz kaldı.

Kaldı ki, hem dalgalı kur sistemi çalışmadı… Hem de 2010 yılına kadar MB yanlış uygulama yaptı. Kur artarken müdahale etmedi. Düşerken etti. Sonunda Türk Lirası aşırı değerlendi. İthalat daha ucuza geldi. Dış ticaret açıkları arttı. Şimdi Merkez Bankasının para arzını kısması, sınırlı etki yaptı.

Yapılması gereken, gerçekçi kur sistemi olan kontrollü kur sistemi başka bir ismiyle yönetilebilir kur sistemine geçmektir.

4) Cari açık kendi kendini besliyor.

Cari açığın finansmanı özellikle ithalatın finansmanı, 2008 yılına kadar özel sektörün dış borçlanma yoluyla, karlı şirketlerin yabancı sermayeye satışı yoluyla (örneğin bankacılık sektöründe yabancı sermaye payı yüzde 42 ‘dir.) Ve özelleştirmede yine kamu altyapı yatırımlarının blok satış yoluyla yabancı sermaye ye satışı ile yapılmıştır.

Yabancı sermayeye bu gibi varlık satışları, o yıl cari açığın finansmanını sağlamıştır. Ne var ki orta ve uzun dönemde ve her yıl artarak olarak dış borç faizleri, yurt dışına çıkan karlar da cari açığın süreklilik kazanmasına yol açmıştır.

TABLO: VII -TÜRKİYE’DEN KAR TRANSFERİ (MİLYAR DOLAR)

YILLAR Doğrudan
yatırımlar
Portföy
yatırımları
Toplam
2002 108 2.244 2.352
2003 440 2.216 3.056
2004 779 2.905 3.704
2005 850 3.326 4.176
2006 1.053 3.463 4.516
2007 2.100 3.735 5.835
2008 2.610 3.523 6.133
2009 2.729 2.994 5.723
2010 2.483 3.045 5.528
9 YIL TOPLAMI 41.023

Kaynak :Merkez Bankası

Öte yandan, ithalatın finansmanı nedeniyle dış borç yükü artmıştır. Orta ve doğu Avrupa ülkeleri dışında, Türkiye’nin dış borç yükü, gelişmekte olan ülkeler ortalamasından, Asya ülkelerinden, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden daha yüksektir. Ayrıca, dış borç maliyeti de yüksektir.

Hazine müsteşarlığı verilerine göre, 2010 yılına kadar Türkiye dolar cinsinden yüzde 7 ve üstündedir. 2010 yılında ise Türkiye dolarla alınan dış borç için yüzde 6.2 ve Avro için yüzde 5 faiz ödeyecektir.

TABLO: VIII – DÜNYADA VE TÜRKİYEDE DIŞ BORÇ/ GSYH (YÜZDE)

DIŞ BORÇ / GSYH (YÜZDE)
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER 24,7
ORTA VE DOĞU AVRUPA 65,6
ASYA 14,5
ORTA DOĞU VE DOĞU AFRİKA 29,4
TÜRKİYE 39,7

Kaynak: IMF World Economic Outlook Database – October 2010

Dış borç faizi ile varlık satışlarından dolayı ve portföy yatırımlarından dolayı kaynak transferi, cari açığı artırmaktadır. Başka bir ifade ile cari açığın finansmanı da cari açık için bir tuzak olmuştur. Cari açık kendi kendini besleyen bir kısır döngü içine girmiştir.

Atalarımızın, ‘’Borç yiğidin kamçısıdır‘’ sözünün bugünkü versiyonu ‘’Dış Borç Mertliği Bozar‘’ olmalıdır.

Türkiye’ nin Dış Borç stoku 2002 yılında 129.6 milyar dolar idi… 2010 yılında 290.4 milyar dolara çıktı. Yani 8 yılda dış borcumuz iki katından fazla arttı.

Dış Borçlarda ister kamu dış borcu olsun ister özel sektör dış borcu olsun, ekonomik etkileri açısından çok fark etmiyor… Zira kime ait olursa olsun;

-Dış borçlanmayla ülkeye kaynak giriyor… Dış borcu geri öderken  kaynak çıkıyor… Kaynak girişi ve çıkışı Gayri Safi Milli Hasılanın büyüklüğünü etkiler.

Dış borçlar için halen yalnızca faiz ödüyoruz. İleride bu borç anapara taksitleri de ödendiğinde dışarıya daha fazla kaynak çıkışı olacak. Zaten, bir yandan da karlı işletmeleri sattığımız yabancılar, bu işletmelerden sağladıkları karları her yıl dışarıya transfer ediyorlar.

Sonuçta, yurt dışına çıkan kaynakların GSYH’ ya oranı, GSYH ‘daki büyümeden daha büyük olursa, fakirleşme ortaya çıkar.

-Dış borçlar, döviz arzını ve döviz talebini etkiliyor… Zira ödemede, ayrıca dövize ihtiyaç var. Bu nedenle Kamu – Özel dış borcu değil, Türkiye’nin dış borcu önemlidir.

– Borç Stok’u kadar, Faiz ve Vade yapısı da önemlidir… En önemlisi “geri ödeme kapasitesidir” Örneğin, bizim gibi yılda 50 milyar dolara yakın cari açık veren bir ülkenin dış borç ödeme kapasitesi düşüktür.

Özetle, kamuya ait dış borcun GSYH’ ya oranına bakarak dış borçların geleceği ile ilgili tahminler yürütmek veya borçların sürdürülür olmasına karar vermek mümkün değildir.

1980’ li yıllarda “Gelişmekte olan Ülkelerde Borç Krizi” yaşandı… Gelişmiş ülkeler bu krizi çözmek için önlemler aldılar… Türkiye Dış Borç sorunu yaşayan söz konusu 17 ülke içinde yer almıyordu…

Bugün durum tersine döndü… Türkiye dış borç sorunu olan ülkeler içinde ilk sıralarda yer alıyor.

Birtakım oranlara ve yalnızca Kamu Dış Borcuna sığınarak, Dış Borçları “Sürdürülebilir” göstermek, gerçeklerle bağdaşmıyor.

“Dış Borçlarımız neden bu kadar arttı?” Sorusuna cevap vermekte, şimdiden sonra ne yapmamız gerektiğine ışık tutacaktır.

Temel sorun dış borç yönetiminin yanlış yapılmasıdır.

Bir ülke Dış borcu şu nedenlerle alır:

 Ülkede döviz darboğazı varsa, bunu aşmak için…

 Ekonomide verimliliği artırmak için alınır… Ülkede  büyük altyapı yatırımlarının ve gelir getirecek projelerin  finansmanı için dış borca başvurulur… Bu yolla ortaya çıkacak  verimlilik artışı ve gelir artışıyla, dış borç kendi kendini ödeyebilir…

 Veya bizde olduğu gibi, cari açığı veya bütçe açığını ödemek için dış borç alınır.

Açıkları kapamak için dış borç alırsanız, hem ödeme kapasitesiniz düşer, hem de borç stoğunuz artar. 1992 yılında ilk defa Bütçe açıkları dış borçla kapatılmaya başlandı. Bugün ise özel sektör ithalatı finanse etmek için, kamu da açıkları kapamak için dış borç alıyor. İthalat içinde yatırım malı oranı yüzde 15’ dolayındadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin dış borçlarının gerçek yükü, kağıt üstünde göründüğünden daha fazladır. Hükümetin ve Merkez Bankası’nın net dış borç diye yeni rakamlar üretmesi, dış borç sorununu çözmez. Daha da ağırlaştırır… Çünkü gerçeği göremeyiz.

  1. II) CARİ AÇIK NASIL ÇÖZÜLÜR?

Cari açık kırılgan ve istikrarsız bir ekonomik yapının göstergesidir. Aynı zamanda cari açığın kendisi de kırılganlık ve belirsizlik yaratır. Bunun için cari açığa daha geniş bir perspektiften, ekonomik istikrar sorunu olarak bakmak gerekir.

Çözüm yolunda ekonomideki yapısal dengeleri, tüketim – tasarruf dengesini, sektörel dengeleri, faktörel dengeyi, istihdam ve gelir dağılımı gibi yapısal sorunları dengeye getirecek uzun vadeli yeni bir yaklaşımın hakim olduğu iktisat politikalarına geçmeliyiz.

1) Dinamik Planlama Yapılmalıdır

Türkiye, küresel yapıda ulusal çıkarlarını korumak ve şimdiye kadar devam eden ve büyük dış açıklar ve dolayısıyla kaynak kayıplarına yol açan spekülatif sömürüden kurtulmak için konjonktürel değişmelere hızlı ayak uyduracak dinamik bir planlama yapmak zorundadır.

Planlamanın temel hedefi:

 İç tasarruf artışı,

 Özel ve kamu yatırımlarının koordinasyonu,

 Sektörel dengenin sağlanması (finans sektörü – reel sektör dengesi) faktörel dengenin sağlanması (sektörlere göre sermaye – emek bileşimi)

 Piyasa kirlenmesinin engellenmesi, oligopol ve kartel yapıların önlenmesi ve

 Gelir dağılımında denge sağlanması olmalıdır.

Bu yaklaşım içinde, cari açığın önlenmesi için de özel önlemler de olmalıdır.

2) Tasarruf Oranını Artırmak Gerekir.

Kamu tasarrufları, siyasi iktidarın tercihleri doğrultusunda, yani karara bağlı bir sonuçtur. Vergiler gibi cebri tasarruf yoluyla kamu tasarruflarını artırınca, özel tasarruf oranı düşer. Önemli olan kamuda ilave kaynak yaratarak tasarrufları artırmaktır. Böylece toplam tasarruflar artar.

Özel tasarrufları artırmak ve bu tasarrufları yatırımlara yöneltmek için uygulanması gereken politikalar ve araçlar şöyle olabilir:

Tasarruf faizleri ile kredi faizleri arasında, makul bir kar marjını içerecek denge kurulmalıdır. Mevduat faiz oranı gibi kredi faiz oranları da yıllık tespit edilmelidir. Aylık faiz, istikrarsız, oynaklığı yüksek ve spekülatif bir finans piyasası icadıdır. Bu icat, tasarrufları ürkütmüştür. Özel yatırımların finansmanını zorlaştırmıştır.

Gelir dağılımında bozukluk, tasarrufları artırır. Çünkü yüksek gelir gruplarının tasarruf eğilimi yüksektir. Ancak bu defada gelir dağılımı sorunu istikrarsızlık yaratır. Kaldı ki aynı zamanda yatırımları uyaran toplam talepte de bir azalma olur.

Türkiye’de halen kayıt dışı yoldan yurt dışına kaynak çıkışı oluyor. Bu da iç tasarruf oranını düşürüyor. Kayıt dışı kaynak çıkışını önlemek için, önce yer altı ekonomisini önlemek gerekir. Ayrıca iç siyasi güveni oluşturmak gerekir.

Yabancı sermaye politikasını değiştirmeliyiz. Kısa vadeli sermaye girişinin (sıcak para) kontrol edilmesi gerekir. Sıcak paranın girdiği ülkeye, sıfırdan yatırım yapan yabancı sermaye gelmiyor. Karlı işletmeleri satın alan yabancı sermaye giriyor… Ki bu durumda da kar ve faiz gibi faktör gelirleri olarak dışarıya kaynak transferi artıyor.

Yatırımları ve özellikle emek yoğun yatırımları artırmak için istihdam yükünü düşürmeliyiz.

3) Para Ve Kur Politikası Değişmelidir.

Kur istikrarı hedeflemeliyiz. Türkiye için optimal kur rejimi, rekabet gücümüzü artıracak, ekonomik konjonktürü, mevcut riskleri, piyasa şartlarını dikkate alan ve kurdan dolayı ortaya çıkabilen sosyal maliyetleri minimize eden bir rejim olmalıdır. .bu rejim “yönetimli dalgalanma” sistemidir.

Dalgalı kur sisteminden, bir yıllık gibi bir zaman dilimi içinde, kontrollü kur sistemine geçmeliyiz.

Kontrollü kur sistemine geçme sırasında, ayrıca:

Merkez Bankası Kanunu’nda değişiklik yapılarak, merkez bankası reel döviz kuru hedeflemelidir.

Merkez Bankası kur düşüşünde daha aktif müdahale etmeli, aynı zamanda merkez bankası döviz rezervini artırmalıdır. Türkiye’de merkez bankası döviz rezervi 76 milyar dolar dolayındadır. Buna karşılık Brezilya’da 200 milyar dolardır.

Hazine yeniden döviz cinsi iç borçlanma yapmalı. Bu yolla Türkiye’de dolarizasyon kısmen önlenmelidir.

Kur üstüne baskı oluşturan, sıcak para da kontrol edilmelidir. Bu kontrol düşük bir vergi şeklinde veya düşük bir karşılık alınarak yapılabilir.

Sıcak paradan yüksek vergi, iç faizleri artırabilir. Sıcak parayı kayıt altında tutmaya yeterli sembolik bir vergi alınmalıdır.

Sıcak paradan, yüzde 10 dolayında, Merkez Bankası’nda karşılık ayrılması da düşünülebilir.

Sıfırdan yatırım yapacak, uzun vadeli yabancı yatırım sermayesine, özel yatırım desteği ve vergi indirimleri sağlanmalı.

Konvertibiliteye sınır getirilmeli. 10.000 doların üstündeki paraya, gerektiğinde kaynağı sorulmalıdır.

Kredi faizlerine reel faiz sınırı getirilmeli. Bankaların gizli faiz alması önlenmelidir.

Bankaların iştiraklerine sınır getirilmelidir.

Bankaların yabancıya satışına sınır getirilmelidir. Mevcut bankalarda yüzde 20’nin üstünde kalan yabancı hisseler, hazine tarafından satın alınmalıdır.

Off-shore bankacılık şeffaf kurallara bağlanmalı veya tamamıyla kaldırılmalıdır.

EK TABLO: I – İTHALAT – İHRACAT DEĞERLERİ 1923-1938

İTHALAT

(MİLYON DOLAR

İHRACAT

(MİLYON DOLAR)

DIŞ TİCARET DENGESİ

(MİLYON DOLAR)

1923 8,6 50,7 -36,1
1924 100,4 82,4 -18
1925 128,9 102,7 -26,2
1926 121,4 96,4 -25
1927 107,7 80,7 -27
1928 113,7 88,3 -25,4
1929 123,5 74,8 -48,7
1930 69,5 71,3 1,8
1931 59,9 60,2 0,3
1932 40,7 47,9 7,2
1933 45,1 58,1 13
1934 68,8 73.0 4,2
1935 70,6 76,2 5,6
1936 73,6 93,7 20,1
1937 90,5 109,2 18,7
1938 118,9 115 -3,9

EK TABLO: 2 – BÜYÜME ORANLARI

BÜYÜME (%)
1924 14,8
1925 12,9
1926 18,2
1927 -12,8
1928 11
1929 21,6
1930 2,2
1931 8,7
1932 -10,7
1933 15,8
1934 6
1935 -3
1936 23,2
1937 1,5
1938 9,5

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir