DİKTATÖRLERİ HALK YARATIYOR

Siyasi, sosyal ve ekonomik politikaların hedefi insan refahıdır… Bu refah kavramı içinde maddi olduğu kadar, manevi tatmin ve huzurda vardır. Fert başına gelirin yüksek olması tek başına insanların mutlu olması için yetmiyor… Yediklerimizi daha rahat sindirmemiz için aynı zamanda demokratik ve özgür ortama ihtiyacımız vardır. Demokratik olmayan toplumlarda, büyümenin toplum refahına yansıması mümkün olmuyor.. Aynı şekilde gelir dağılımındaki bozulma da toplum vicdanını rahatsız edecek kadar bozuluyor. Demokrasinin olmadığı veya aksak çalıştığı rejimlerde insan refahı, toplumsal refah oluşmuyor.

 

 

Dün komünizmin halka rağmen halk için sloganı insanlığın 70 yılını götürdü… Saddam da halk için savaştığını iddia ediyordu ve fakat gerçekte bir diktatördü.  Kendisi gitti, bıraktığı kötü miras bu gün bile tüm dünyayı rahatsız ediyor.

Hitlerin kötü mirası da halen dünya vicdanını rahatsız ediyor. İnsanlık var oldukça da rahatsız edecektir.

Şeyh uçmaz, müritleri uçurur… Hitleri de Alman halkı seçti… Alman halkı yarattı.  Irak halkının desteği olmasaydı, Saddam da olmazdı.

Diktatörleri yaratan milletler, aynı zamanda insanlığa karşı suç işlemiş oluyorlar.  Neden?  Akıl tutulması mı? Kısa vadeli çıkar mı?

Özetle dünya geçirdiği acı tecrübelerden sonra, demokrasi ve özgürlük olmadan, refah olmayacağını,  İnsanlık için

Özgürlüğün en doğal hak olduğunu öğrendi.

 

ABD Başkanları’ndan Jaffersin’in “Bize can veren Tanrı, özgürlüğü de verdi” sözü demokrasinin ve özgürlüğün sembolü olmuştur. Tanrı insanları özgür yarattı… İnsanlar da özgürlüğü korumak için demokrasi rejimini keşfetti… Geliştirdi…

 

Demokrasi aynı zamanda bir terbiye ve kültür rejimidir… Yasalarla ve kağıt üstünde olmaz.. Demokratik terbiye ve kültürün yerleşmesi gerekir. Başlıca göstergesi ise halkın demokratik kararlarına saygılı olmaktır. Halkın demokratik kararlarına saygılı olursak, düzen kurulur… Aksi halde adı demokrasi olmaz, anarşi olur.

 

Ne var ki demokrasinin işlemesi için, gelişmiş bir ekonomi, eğitilmiş bir ve bilinçli bir toplum gerekir. Türkiye bu noktada laik-demokratik Cumhuriyet yolunda atlama taşını geçiyorken siyasi alanda önüne taş konuldu. Yerli ve yabancı lobiler, çıkar gurupları, işbirlikçiler bu yolu engellemeye çalışıyorlar.

 

Kurumlar da demokratik değil…

Türkiye de bazı Anayasal kuruluşlar ve bazı dernekler de demokratik gelişmeleri engelliyor… Örneğin Anayasal kurum olan YÖK kendisine Anayasa ve yasayla verilen yetkilerin üstünde adeta dikta rejimi kurdu.

 

YÖK, Üniversite öğretim üyelerinden en fazla oy alan rektör adaylarını, çoğu defa Cumhurbaşkanı’na gidecek üç kişilik listeye dahi koymuyor. Bu konuda Cumhurbaşkanları da demokratik davranmadı. İki oy alan veya üçüncü sıradaki adayları Rektör yaptılar. YÖK’ ideolojik olarak Üniversitelere hakim olmak için Demokrasi istemiyor.  

 

Demokrasiden ve özgürlükten en fazla korkanların başını ise medya çekiyor. Medya’nın ekonomi sayfalarına bakın.. Bu sayfalarda yalnızca finans kesimi, zenginler kulübü ve borsa spekülasyonları yer alıyor.. Gazetelerin halkla ve tüketici ile ilgisi kalmamış. Zira eğer demokrasi gelirse herkesin yaptığı ayan beyan gün ışığına çıkar. Ne var ki, bu gün en fazla baskı altında kalan da Medyadır. Eğer medya siyasi açıdan tarafsız ve halkın yanında olursa, medyayı baskı altında tutanlar aynı cesareti gösteremez.

 

 

Adalet mekanizması da siyasi tercihlere göre çalışıyor… Ergenekon davası bu olayı daha net ortaya çıkarmıştır.

 

En büyük Demokrasi sorunu siyasi partiler de yaşanıyor. Siyasi partiler de, adaylar tamamıyla genel başkanların iki dudağı arasına sıkışmıştır. Ön seçim olsa da, delegeye talimat verilir gibi listeler veriliyor. Yukarıdan aşağıya bir emir-komuta pramidi oluşmuş durumdadır.

 

Sonuç… Toplum olarak demokrasi talebimiz güçlü olursa, yeni diktatörler çıkmasını engelleriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.