ÇEVREYE ZARAR, TOPLUMA ZARARDIR

Bundan 30-40 sene önce, İstanbul’da orman ve yeşil denilince, herkesin aklına Belgrad ormanları gelirdi. Belgrad ormanlarını hovardaca yok ettik.

 

Uzaydan çekilmiş resimlerine bakınca, İstanbul’un çevre ormanlarının son elli yılda yarı yarıya azaldığını görüyoruz. Yetmedi… İstanbul’la Karadeniz arasında kalan Ormanlar önceleri kömür ocakları sonraları taş ocaklarına verildi. Google Earth’ten bakılınca, kilometrelerce orman alanlarının yok olduğu anlaşılıyor. 

 

Taş ocaklarının en yoğun olduğu bölge, Ömerli bölgesidir. Ömerli’de 8 taş ocağı var… Taş ocakları, patlayıcı kullandıkları için meydana gelen sarsıntılar Ömerli barajını da tehdit ediyor.



 

Oysaki Uluslararası Bern Sözleşmesi gereği, Ömerli Havzası, Dünya Doğal Yaşamı Koruma Derneği (WWF) tarafından zengin habitat ve tür çeşitliliği açısından koruma altına alınmıştır.

Ormanın içinde taş ocağı izni vermesinden dolayı Hazine’ye gelen bir gelir var. Taş ocağının işletmesinden, özel sektöre giden bir kazanç var. Ancak toplum bunu sağlığı ile ödüyor. Orman varlığı ile ödüyor. Toplumun geleceği ipotek altına alınmış oluyor.

 

İstanbul surları milattan sonra on birinci asırda yapıldı. Bu surlar son 50 yılda, daha önce 9 asır boyunca yıprandığından daha fazla yıprandı.

 

Hızlı yıpranmasının birbirine bağlı iki nedeni var…

Birisi çevre kirliğinden doğan asit yağmurları…

İkincisi de hızlı şehirleşmeden doğan problemler.

 

Asit yağmuru yalnızca ağaçları ve yeşili değil aynı zamanda taşı bile eritiyor. Söz gelimi İstanbul Üniversitesinin arka bahçesinde 1930 yıllarda yapılan bahçe taşları asit yağmurundan kağıt gibi soyuluyor.

 

Türkiye bu gibi çevre sorunlarını en ağır yaşayan ülkelerin başında gelmektedir.

 

İzmir körfezi ilk kurbanımız oldu… Arkasında İzmit körfezi ve derken tüm Marmara‘yı önce kaybettik… Şimdi kurtarmaya çalışıyoruz.

 

Herhalde dünyada Kumburgaz örneği, kumlar üstünde yapılmış on-on beş katlı binaların olduğu bir başka ülke yoktur.

 

Büyük şehirlerin yarısı gecekondudur… Yıllarca gecekondudan önce bu bölgelere elektrik ve su verildi…  Sonuçta gecekondu yapanda geleceği ile ilgili daha rasyonel bir planlama yapamıyor… İnsanlara iyilik yapalım derken kötülük yapmış oluyoruz.

 

Aslında çevreye en duyarlı olması gereken belediyelerdir… Ancak belediyeler Aynı zamanda finansman imkânı elde etmek için yeşil alanların imarını değiştiriyor… Bu alanları imara açıyor… Yahut ta park yapılması daha uygun olan kamuya ait veya belediyeye ait alanları park yapmak yerine iş hanı yapılması için veriyorlar.

 

Elmalı barajı çevresi, Çavuşbaşı’nda yalnızca son on yılda yeni şehirler oluştu. Böyle giderse İstanbul’un çevresinde 20-30 yıl sonra orman kalmayacak.

 

Çevre sorunu eğer doğmadan önlenmezse, telafisi imkansız zararlar ortaya çıkmaktadır…  Kirlenen denizi, erozyona uğrayan toprağı, nükleer kirlenmeden ölen insanları, bir daha yerine koyamazsınız.

 

Türkiye’de çevre sorunlarını doğrudan veya dolaylı yoldan ilgilendiren 37 kanun, 3 kanun hükmünde kararname ve 28 uluslararası sözleşme mevcuttur. Bu karmaşa içinde istesek de bu sorunu çözmeyiz. Çünkü bu kadar kural bizzat “mevzuat kirlenmesi” demektir.

 

Kaldı ki idari örgüt olarak ta çevre sorunlarında tam bir karmaşa yaşıyoruz.  Çevreyle ilgilenen sekiz bakanlık ve bir o kadar da idare var…  SİT kurulları var… Belediyeler var. Bunlar birbiriyle çelişkili kararlar alıyor.  Özetle İşler Arapsaçına döndü.

 

Sonuç olarak, çevre mevzuatı yeniden düzenlenmeli ve yalnızca bir bakanlık yetkili ve sorumlu tutulmalıdır.  Aynı zamanda toplumun da  çevre bilinci geliştirilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.