ATATÜRK VE EKONOMİK BAĞIMSIZLIK

Şu günlerde, Atatürk’ün ekonomiye bakışını ve uygulamalarını hatırlamak zorundayız… Çünkü, Dünya Bankası eski başkan yardımcısı Stiglitz dünyada kırılganlık denilince, en fazla dış borcu olan Brezilya ve Türkiye’yi örnek gösteriyor. Son 10 aydır yaşanan dünya krizi boyunca dünyanın en fazla kaybeden borsası, İMKB oldu. Bu sene cari açığımızın 50 milyar doları geçmesi belirginleşti.

Osmanlı İmparatorluğu 1938 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması ve ondan sonra da bazı uluslararası anlaşmaları imzaladı. Önlem alınmadığı için kapitülasyonlarla bu serbest ticaret Osmanlı İmparatorluğu’nu açık pazara çevirdi. Geleneksel iç üretim, özellikle İngiliz malları ile rekabet edemedi. Silindi… Devasa dış açıklar ortaya çıktı.

1854 yılında Kırım Savaşı ile borçlanmaya başlayan İmparatorluk, 1875 yılında dış borçlarını ödeyemedi… Moratoryum ilan etti.

Düyun-u umumiye ise, ekonomik tutsaklığın tuzu biberi oldu.

Atatürk, ekonomik tutsaklığı tersine çevirdi…

İktisadi bağımsızlık siyasi bağımsızlığın bir parçası olarak, Atatürk’ün İngiliz ve ABD mandasını isteyenleri reddetmesiyle başladı.

Dış borçları ödedik

Kurtuluş Savaşı’nda Sovyetler’den yardım alındı… Ancak telkinlere rağmen Sovyetler’in uyguladığı sosyo – ekonomik sistemi kabul etmedi.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, Osmanlı’nın Türkiye toprakları oranında, dış borçları ödendi.

1923- 1932 yılları arasında piyasa ekonomisine dayalı, 1933 ile 1950 yılları arasında da devletin piyasaya da girdiği, devletçilik uygulandı… Ancak her iki dönemde de ulusalcı politikalar belirleyici oldu.
İzmir İktisat Kongresi, cumhuriyetin ilanından da önce toplandı… Bu kongrede devletin altyapıyı, demiryollarını, karayollarını, limanlar ile haberleşme sistemini kurması, buna karşılık özel girişimin ve yerli malının da desteklenmesi kararı alındı.

İzmir İktisat Kongresi, özel sektörü ön plana çıkarıyordu, ancak temel felsefe, dış ticaret açığının azaltılması ve bağımsız bir ulusal ekonomi yaratmaktı.
Tasarrufların küçük ve dağınık olması, sermaye piyasasının olmaması nedeniyle özel sektör elinde sermaye birikimi sağlanamadı… Bu defa devletçilik uygulamasına geçildi.

Devletçi kalkınma modeli

Devletçilik, ideolojik saplantıya girmeden devlet elinde sermaye birikimi sağlamak ve bu birikimi yatırımlara yönlendirmek için geliştirilen bir kalkınma modeli oldu.

Birinci ve ikinci sanayi planlarıyla, tekstil, dokuma ve şeker gibi halkın ihtiyaçlarını karşılayacak yatırımlar yapıldı. Çimento ve demir- çelik gibi kalkınmanın stratejik ürünleri üretildi. Ulusal çıkarlarımızı korumak amacıyla, yabancı tekeller, madencilik, demiryolları ve limanlar devletleştirildi… Yabancıların elindeki altyapı yatırımları millileştirildi.

1930 sorası, devletçilik döneminde, çok büyük altyapı yatırımları yapılmasına ve ayrıca devletin her sektörde yatırım yapmasına rağmen, dış ticaret açık değil fazla verdi.

Sürekli büyüme sağlandı… Ve bütün bunlar enflasyonsuz yaşandı.
Atatürk’e dolaylı veya dolaysız dil uzatanlar, nereden geldiklerini bir daha düşünmelidir.

IMF ve Dünya Bankası’na, Bretton- Woods ikizleri deniliyor. Dünya Bankası, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru (1944), Bretton Woods’da dünya döviz istikrarını sağlamak için yapılan konferansta kuruldu. IMF ile birlikte ve aynı tarihte kurulduğu için bu iki kuruma “Bretton Woods İkizleri” ya da “Bretton Woods Kurumları” adı verilmektedir.

IMF’nin ikizi Dünya Bankası’nın eski Başkan Yardımcısı Stiglitz, “IMF ile ilişkinizi bitirin, devamı hata olur” diyor. IMF içinden sayılan bir kişinin, bu şekilde konuşması çok manidardır.

Stiglitz üç önemli mesaj veriyor:

– IMF krizden besleniyor.

– IMF’nin hedefi, krize giren ülkenin refahı değil, batıya borçlarını ödemesidir.

– IMF’nin politikaları çok kötü. Pek çok ülkede krizi derinleştirdi.

Aslında ileriyi gören herkes, Stiglitz’in bu görüşünü yıllardır ileri sürüyor.
Ben öteden beri IMF ile ilgili şu iki yaklaşımı savunuyorum:

1) IMF’nin geldiği ülkeyi, dünya istikrarsız ülke olarak görüyor. Zira hasta olmayana doktor gelmez. Eğer Türkiye’de bir istikrar sorunu yok ise, Türkiye kendi ayakları üstünde durabiliyorsa, IMF’nin ne işi olabilir? IMF’yi hükümet çıpa olarak kullanmak istediği sürece, dünyada “Türkiye istikrarsız ülke” şeklinde bir imaj oluşacaktır.

IMF’ye 7 milyar dolar faiz ödüyoruz

2) Birkaç sene içinde IMF ile ilişkimizi kesersek, IMF’ye 7 milyar dolar faiz ödemiş olacağız. Bugüne kadar IMF’ye bu kadar yüksek faiz ödeyen ülke olmasa gerek?

IMF Türkiye’ye yardım etmiyor. Haraç alıyor.

3) IMF tüm ülkelere aynı kısa vadeli politikaları uygulatıyor. Toplam talebin kısılması için ne lâzımsa yapıyor… Çalışanın ücretlerinde kısıntı yapılması, tarıma desteklerin azaltılması, kamu harcamalarının, kamu altyapı yatrımlarının ve yine faizlerin yüksek tutulması ve dolayısıyla özel yatırımların kısılması.
Türkiye uzun yıllardır bu kısa vadeli politikaları izlediği için, bugün dünyada ekonomisi en kırılgan ülke oldu. Kriz süresince dünyada en fazla kayıp veren borsa, İMKB oldu.

Madem Türkiye istikrara kavuştu, o zaman IMF’nin de “Artık senin bana ihtiyacın yok” diyebilmesi gerekir.

Aslında IMF korkuyor… Bugüne kadar, dünya konjonktürü ve sıcak parayla ayakta kalan ekonominin, artık duvara çarpacağını biliyor.

IMF politikalarının uzun dönemli bir durgunlağa yol açması kaçınılmazdır. TÜİK’in bu yılın ilk çeyreğinde, GSYH’da büyüme oranını yüzde 6.6 açıklamasına bakmayın… IMF doğru hesap yapmıyor. Hülle yapıyor. Çünkü , Aynı TÜİK’in, Merkez Bankası ile yaptığı “Reel Kesim Güven Endeksi”nde reel kesim tam tersini konuşuyor. Reel sektör, “Artık yatırım yapmıyorum” diye beyanda bulunuyor. TÜİK ise, “Hayır sen yatırım yaptın” diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir