190 ÜNİVERSİTEMİZ VAR… ANCAK…

2008 yılında her ile bir Üniversite kurulması için kanun çıkarıldı. Halen 190 üniversitemiz var. Bunlardan 114’u devlet üniversitesi, 76’sı ise vakıf üniversitesidir.

Askerin ve üniversitenin bulunduğu Anadolu illeri daha hızlı kalkınıyor. O ilde pazar canlanıyor… Ev kiralama imkânı doğuyor… İş imkânı çıkıyor… İnşaat, ihale imkânları doğuyor… Sonuçta il ekonomisi gelişiyor… Halkın geliri artıyor. Bunun içindir ki ve haklı olarak her il öteden beri üniversite istiyor.

Bir yasayla üniversite kurmak kolaydır… Ancak üniversiteyi açmak o kadar kolay değildir… Hatta hiç kolay değildir.

1) Üniversitenin, eğitime, araştırmaya, çalışmaya uygun bina ve altyapıya sahip olması gerekir.

Üniversitelerin araştırma ve yayın faaliyetleri, eğitimden daha önde gelen işlevidir. Bu nedenle, kütüphane, bilgi teknolojisi, laboratuvar ve diğer araştırma ünitelerinin kurulup, donatılması gerekir.

Gerek inşaat, gerekse bu gibi altyapıların tamamlanması uzun zaman gerektirir. Bu altyapıyı tamamlamadan, rasgele binalarda üniversite açtığımız için bundan dolayı insan kaynağımız ve ülkenin mali kaynakları zarar gördü.

2) 1980 ihtilâlinin en büyük zararı yükseköğrenime oldu. Kenan Evren, üniversiteleri Doğramacı’ ya teslim etti. Doğramacı da üniversiteleri kullandı. Kendi kurduğu vakfa bağlı birtakım şirketler kurarak, üniversitelerin imkânlarını bu şirketlere aktardı. Örneğin, üniversiteler mobilyasını, kırtasiyesini, Doğramacı’ nın şirketlerinden alırdı. YÖK sınav sorularını doğramacının matbaasında basardı… Güzel sanatlarda, konservatuarlarda ders verenler, doktora yapmadan, doçent olmadan, tez kitap yazmadan bir gecede profesör oldular. Sanat kriterleri ile akademisyenlik kriterleri birbirine karıştı.

 

 

Gerçekte akademisyenlik de ders vermek değildir… Araştırma ve yayın yapmaktır. Zaten akademisyenlikte terfi etmek için yeteri kadar araştırma ve yayın aranır. Sonuçta öğretim üyesinin yetişmesi de zaman gerektirir.

Bu gün üniversiteler, yeterli akademik kadrolara sahip değil. Sağdan – soldan taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyorlar. Ve sonuçta eğitim ve araştırma kalitesinden ödün vermek zorunda kaldılar.

3)  Gençler arasında işsizlik oranı, ortalama işsizlik oranının iki katı çıkıyor. İster devlet olsun isterse Vakıf Üniversitelerinde olsun, yükseköğrenim görmüş vasıflı iş gücünün maliyetini toplum karşılıyor. Vakıf üniversitelerine verilen imtiyaz ve desteklerin maliyeti de toplum tarafından karşılanıyor.

 

Üniversitede okutup, işsiz bıraktığımız gençlerin hem kendileri hem de toplum kaybediyor.

 

Üniversite açarken, ülkenin insan gücü ihtiyaçlarını da iyi hesaplamak gerekir. Aksi halde Üniversiteden den mezun edip, işsiz bıraktığımız gençler, ya topluma karşı tepkili oluyor ve her türlü aşırı ideolojik akımlara katılıyorlar veya Başka ülkelerde iş aramak zorunda kalıyorlar.

 

4) Bu yetişmiş –vasıflı ve hazır olan iş gücünün,  başka bir ülkede çalışmak üzere dışarıya gitmesi, Türkiye’nin bir fabrika kurup, onu yabancı bir ülkeye bedava devretmesine benzer.

 

Bu anlamda Türkiye iyi yetişmiş beyinleri, ‘’beyin göçü ‘’yoluyla kaybediyor.

 

Beyin göçü de yine bize katlamalı zarar veriyor…

 

Hazır bir yatırımı kaybetmiş oluyoruz…

 

Yetişmiş beyinlerin getireceği teknolojik buluşlardan, verimlilik artışından mahrum oluyoruz.


5)Üniversite eğitiminde önemli bir sorun da bu üniversitelerde hangi fakültelerin ve yüksekokulların kurulacağı sorunudur. Bunu bilmek için Türkiye’de yükseköğrenimde “insan gücü planlaması” yapmak gerekir.

İnsan gücü planlaması, ülkenin ihtiyacı olan iş gücünün tahmin edilerek, bu tahmine göre insan yetiştirmektir. Türkiye’de bu planlama yapılmadığı için birçok dalda fazla var. Bazı dallarda da eksik var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir